04/11/2020
"Hayatımızdaki olumsuzlamalar tıpkı “kendini gerçekleştiren kehanetler” gibi belli bir sıralamayı takip eden örüntülerdir.
Sonucunda da kişide “Böyle olacağını biliyordum.”, “Tam da düşündüğüm gibi oldu.”, “Aklıma gelen başıma geldi.” gibi düşüncelere ve serzenişlere sebep olur."
***
Yine ABD!
50'li yıllarda ABD'nin nakit yardımları ve NATO destekli örgütlerin desteği ile Komünizmle Mücadele Derneklerini kuranlar ve onların talebeleri, 70'li yıllardan itibaren "İslami Devlet" naraları atan binlerce talebe yetiştirmişti...
Binlerce yıllık Türk devlet geleneğini çiğneyerek, kökü dışarıda derneklerde aldığı eğitim ve telkinlerle, güya "din namına" devleti yıkmak için yola çıkanlar, ABD İslam'ının içi boş sloganlarıyla devlet yönetimine talip oluyorlardı...
Ortada bir "din" ifadesi geçiyordu ama, o din ABD'nin tarif ettiği bir din miydi, yaşanmışlıklar yerine algılar mı öne çıkarılacaktı; zaman gösterecekti...
***
İktidara susamışlığın gözükaralığı, dünya nimetlerine açlığın şehveti içinde, NATO'cu örgütlerde 'devleti ele geçirmek için' eğitilen bu güruh, devlet idaresinin nefs terbiyesinden geçtiğine kulak asmadan, "İslami Devlet" parolası ile devleti yıkma hedefine kilitlenmişti...
Binlerce yıllık Türk devlet geleneğini hatırlatarak; "Devletin dini olmaz. İslam'ın fert fert yaşandığı devlette barış ve selamet hakim olur. İslam'ı nefsinde kemaliyle yaşamazsan, yaşadığın yer İslamın rengine değil; nefsin rengine boyanır... " diyen İnsan-ı Kamil'in nasihat ve tavsiyelerini, "bizim fetulla hocamız var, doğuda nakşi şıhlarımız, medrese okumuş melelerimiz var. Hepsi de seyyid, hepsi de altın silsile" diyerek kulak arkası ediyorlardı...
"Kuşların göz bebeğine Hak Yol İslam yazacağız" sloganları haykırarak altı delik ayakkabı ile yola çıkan idealist(?) gençler, Komünizmle Mücadele Derneği kurucularından FETÖ lideri Fetulla'nın mayaladığı, Deli raporlu Bill Clinton raportörü Kadir Mısırlı ile, kumar müptelası megaloman bir şairin yoğurduğu "Ilımlı islam" idealizm'inde kendini bulmuştu sanki...
Fetulla'nın Vatikan'ın "Dinlerarası Diyalog" Projesi havarisi olduğunu, Mısıroğlu'nun ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin sözcüsü ve megaloman şairin devrin başbakanına örtülü ödenekten adeta para dilenen mektuplar yazan bir kumarbaz olduğunu bilmeyen gençler, kendilerine "En hakiki mürşit" olarak seçtikleri kişilerin kurbanı mı olacaklardı?...
"Kuşların gözbebeği" gibi imkansızı başarmayı hedef gösteren bu gençler, ne var ki "mum dibine ışık vermezmiş" gibi bir metafora kurban olmuşlardı...
Gözleriyle gördükleri dünyanın imkansızlarına baş kaldıran, nefs terbiyesinde yanlış kişilerden el aldıklarında olabileceklere aldırmayan gençler; mürşit kabul ettikleri Fetulla gibilerin Hak sözleri tahrif ederek batıla yönlendiren telkinlerine direnemeyerek, özlerindeki dizginlenemez İktidar şehveti ile kavrulan nefslerinin hiç bilmedikleri oyunları karşısında yenilmişti adeta...
***
"Devlet terbiyesi nefs terbiyesidir! Nefsini terbiye etmeyen devlet idare edebilir mi?"
Geçmişin görünüşte idealist, 'İslamcı' gençleri; para ve güç ile tanışmış, yıllar sonra yine kendileri gibi bir siyasinin ifadesiyle "mücahit, mütahit ve herşeye müsait" aşamalarından geçmişlerdi...
Herşeye müsait aşamasında iken iktidarlarının zirvesine ulaştıklarında; hırsızlık, gemicikler, yurtdışına vergi kaçırma, rüşvet, israf, adam kayırma, Katar ve İsrailli işadamlarına kulliyetli miktarda toprak satma, "umre'ye diyerek Ukrayna'ya uçak kaldırma" iddialarının; taciz, tecavüz davalarının tükenmediği bir ülkenin kamu yönetiminde belediye ve devlet yöneticileri haline gelmişlerdi...
***
Nefs terbiyesine kulak asmayanların o günlerde gülüp geçilen "Fakir niçin fakirdir; çalmasını bilmediği için", "Duyarsanız ki bir gün zengin olmuşum; bilin ki haram yemişimdir", "Hırsızlık evlada babadan geçer", "ABD ile birlikte hareket ediyoruz", "Eğer benim emir komuta merkezim bana papaz elbisesi giy diyorsa, giyer görevimi yaparım" gibi video ve röportajları arşivlerden çıkarıldı, artık internette kol geziyor...
Geçmişte mangalda kül bırakmayan âteşîn hatip ve vaizlerin canhıraş feryatları; oy hırsızlığı iddialarından tutun, ABD ile gizli anlaşma iddialarına; 100 yılda yalnızca 10 kişiye verilen yahudi cesaret madalyasından tutun, partililerin ve eşlerinin harcamaları devletten karşılanan aşırı lüks ve israflarına; devletin ve üniversitelerin muhtelif kademelerine yapılan atamalardaki adım kayırmacılığa kadar türlü olaylarda, yıllar sonra bugün sosyal medya vasıtasıyla insanların gözlerine sokuluyor...
***
"Tarih tekerrürden ibaret" midir? Tarih bir fasit daire midir?"
Bir fasit dairenin başı - sonu var mıdır?...
Yoksa her bir fasit daire, çektikçe uzayan spiral oyuncaklar gibi, her kıvrımda hafifçe değişen renkleriyle birbirinden farklıymış hissi veren, zaman icinde ortaya çıkan birbirinin aynı yüzlerce daireden ibaret bir oyunun parçası mıdır?
Bir suikaste kurban gittiği artık daha yüksek sesle seslendirilen Atatürk'ten beri siyasette ne değişti?
1946 yılından bu güne ABD kontrolündeki eğitim sisteminde yetişen gençlerin iş başına geldiği iktidarlar dönemi bir çok bakımdan ilginç bir şekilde paralellik gösteriyor.
80 yılda Türk parasının dolar karşısında milyonlarla ifade edilen değer kaybı,
Gizli açık enflasyon,
Devlet kaynaklarının israfı,
Kurumların ve madenlerin aşama aşama yabancılara satışı,
Yetişmiş insan kaynaklarının devletine küstürülmesi,
Hatta iç savaş görünümünde derin kavga ve ayrışma tabloları...
Bu paralellik karşısında 90'lardaki yolsuzluklar, bankamatik memurları, rüşvetçilik, adam kayırma, kıyak emeklilik, kamu harcamalarındaki israf gibi konulardaki halkı infiale sürükleyen manşetler ile, 2000'li yıllarda atılan manşetler neredeyse birebir aynı içerikte...
Partiler ve kişiler ayrı olmasına rağmen, olaylar ve iddialar neredeyse aynı...
Değişen, ekonomik göstergelerin ve istatistiksel rakamların büyüklüğü belkide...
O zaman tekrar soralım...
Bir fasit dairenin (kısır döngü) başı - sonu var mıdır?... Yoksa her bir fasit daire, birbirinin aynı yüzlerce daireden ibaret bir oyunun parçası mıdır?
***
Vaizlerin Ahlak - Erdem söylemleri ve Kirli Siyasetin Acı Gerçeği
"Kafir devlet yıkılacak elbet!"
AKP'lilerin çoğu, siyasi hayatlarının başında her şeyi yıkmaya kodlanarak işe başlamışlardı... İhtilal yıllarında ülkücüler ve solcular gibi olaylara karışmasalar da, ılımlı İslam adına militarist bir dil kullanmaktan çekinmiyorlardı. Mangalda kül bırakmayan ateşli vaizler din ve devlet namına ortaya çıkmış gibi "İslam" adına "mücahit" söylemlerde yarışıyorlardı adeta...
Meydanlarda ABD'nin desteklediği askeri rejim artığı baskıcı başörtüsü zorbalığı üzerinden insanlara hitap ediyorlar, din ve ahlaki değerler üzerinden yönetime yükleniyorlardı... Kurucu devlet adamlarının anne, baba ve aile hayatları dahil hiç bir şeye saygı duymuyorlar, kendilerinden öncekilerin yönetimlerini ve kişisel davranışlarını, ahlaki değerler üzerinden hakarete varan betimlemelerle dile getirerek, halktan oy topluyorlardı.
Ne var ki; aynı kişiler bugün, ahlaki ve idari bakımdan çok uç noktalardaki eylemleri ve aşırılıkları konusunda toplumun çeşitli kesimlerinde sert bir dille uyarılıyor. Abdurrahman Dilipak gibi "içeriden" kişiler bile, üstü kapalı sitem etmek yerine artık halka açık platformlarda alenen yapılanları şikayet ediyor...
Parti içinde hazırlanan raporlar üst makamlara ulaştırılıyor, gittikçe büyüyen parti içi ve dışı muhalif bir kitle AKP yönetimini köşeye sıkıştırıyor. Parti içi muhalifler cebren veya istifa yoluyla ayrılıyor, eskiden "kardeşim" diye hitap edenler, birbirleri hakkında dolandırıcılık ve hırsızlık ithamlarında bulunuyor.
Milletin gözü önünde cereyan eden bütün bu idari ve ahlaki kaos, parti içinde kopmalara yol açıyor.
Algıları yöneterek iktidarda kalmayı başarı hanesine yazan parti, şimdiden "AKP'liler" ve "AK Partililer" algısı ile kendi içinde ikiye bölündü bile...
Dini ve ahlaki değerleri dile getirerek düzeni yıkmakla işe başlayan AKP, Fetulla'nın Dinlerarası Diyalog telkinleri altında gerçekleştirilen at ve domuz etinin serbest bırakılması, zinanın serbest bırakılması, çatılara haç takılması gibi dini ve ahlaki sapkınlıklarla çalkalanan bir süreç sonunda, yıkılma emareleri yaşıyor.
***
Ne demiştik en başta:
"Hayatımızdaki olumsuzlamalar tıpkı “kendini gerçekleştiren kehanetler” gibi belli bir sıralamayı takip eden örüntülerdir.
Sonucunda da kişide “Böyle olacağını biliyordum.”, “Tam da düşündüğüm gibi oldu.”, “Aklıma gelen başıma geldi.” gibi düşüncelere ve serzenişlere sebep olur."
Nefs terbiyesine kulak asmayanların o günlerde başkaları için gülerek sarf ettikleri sözleri ile bugün yaşanan taban tabana zıt icraatlerine bakılırsa, kimbilir, belki de "kendini gerçekleştiren kehanet" kavramı böyle işleyen bir süreç...
Güzel düşünen güzel işler. Güzel işleyenin ahiri de güzel olur...