07/05/2026
(Bölüm:9)
Antik Dönemden Cumhuriyet’e
“KUŞADASI ŞEHRİ” TARİHİ
GİRİŞ
Kuşadası tarihi hakkında çok bilgi var ama bazıları yanlış ve eksik; birçoğu ise dağınık durumda. Uzman tarihçiler ile yerel tarihçilerden oluşan bir ekip tarafından bilgi ve bulguların gözden geçirilmesi ve “işte Kuşadası tarihi budur” denilen bir çalışmanın ortaya konulması gerekiyor. Bugün bu hala yapılamamış durumda.
Siz tarihseverlere “Kuşadası Tarihi” çalışmamı bölümler halinde sunmayı sürdürüyorum. Bu son bölümde, Cumhuriyet döneminin önemli birkaç konusunu da aktarıyorum.
(Şenol ESKİN-Yerel tarihçi)
****
KUŞADASI LİMANI TARİHÇESİ (*)
Kuşadası Körfezi’nin güneyi antik dönemle birlikte gemilerin sığınacağı alan olmuştur. M.Ö 400’lü yıllardan itibaren Kadı Kalesi önünde Anaea iskelesi, Uydukent karşısındaki Ilıcatepe önünde Neopolis Limanı ve bugünkü Kuşadası Limanı öncülü olarak Maratheison’u (Yılancıburnu) işaret etmek yanlış olmayacaktır. Antik dönem sonrası Bizans unsurlarının Nea Efesya, Latinlerin Scala Nuova (Yeni Liman) ve 17.yy sonrası Fransızların Echelle-Neuve olarak adlandırmaları, Kuşadası Körfezi’nin bu kesiminin hareketliliğini ve deniz ticareti ile ilişkisini ortaya koymaktadır. Yani antik dönemden bu yana gelişen deniz ticareti aktivitesinin süreç içinde “liman şehri” olarak Kuşadası’nı adım adım yarattığını söylemek abartı sayılmaz.
Kuşadası 1426’dan itibaren bulunduğu konumu ve limanı sayesinde bir ithalat ve ihracat kapısı olmaya başlamıştır.16. yy sonuna gelindiğinde antik Pamucak sahilindeki Ayasuluğ Limanı tarihsel sürecini htamamlamıştır. Balat Limanı da Büyük Menderes alüvyonları ve bölgenin bataklık hale gelmesinden dolayı işlemez haldedir. 15. yy ortasından beri vergi ayrıcalığına sahip Kuşadası, limanı ile gelişen bir yerdir ve bu durum tırmanarak sürer. Yüzyıllardır “Scala Nova Limanı” olarak belirtilen yer; “batıdan ve kıyıdan rüzgarlara karşı sığınaklı”, açıkta demirlemeye elverişli bir koydur.
1985’lerden bu yana kentin Balık Hali binasının altında kalmış olan basit Taş İskele’nin ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmese de,1600’lerde (Öküz Mehmet Paşa döneminde) işlevli olduğu söylenebilir. 1534’te Cezayir-i Bahr-i Sefid (Akdeniz Adaları Eyaleti) kurulduğunda ve kısa süre sonra Kuşadası’na “haftalık pazar kurma hakkı” verildiğinde, artık bir iskelenin var olduğunu söylemeliyiz.
Açıkta duran gemilere, bu iskeleden mavnalar aracılığıyla yükleme yapılabilmektedir. Kuşadası Limanı’nın yapıldığı 1960 yılına kadar bu iskele kullanılmıştır.
TAŞ İSKELE BALIK HALİ ALTINDAN KURTARILMAYI BEKLİYOR
Yüzyıllardır adını “Ayasuluğ/Scala Nova İskelesi” olarak kent tarihine yazdırmış, kentin liman kenti olarak tanınmasında ve bu işlevini sürdürmesinde büyük katkısı olan Taş İskele, (1960’da Balıkçı Barınağı yapılırken bir bölümü betonlanmışsa da) 1985’ten bu yana Balık Hali altında hüzünlü biçimde yatmaktadır. Kentin denizcilik tarihinin en önemli tanığı olan Taş İskele’yi bu kötü durumdan kurtarmak ve hakkını vermek için açığa çıkarmak gerekmektedir.
TAŞ İSKELE’DEN İTHALAT ve İHRACAT
Kuşadası uzun yüzyıllar liman sayesinde ithalat ve ihracatın kapılarından biridir. 15-20. yy arası; çevresindeki kentlerin tahıl, üzüm, zeytinyağı, deri, meyan kökü, canlı hayvanlarının toplanıp sevk edildiği bir liman olarak bilinir. Özellikle üzüm ve canlı hayvan ihracında önemli bir noktadır. Deve sırtında gelen üzümün kent içindeki helvahanelerde işlenmesi yanında, ihracı da söz konusudur. Kuşadası’nın ünlü üzüm helvası Taş İskele’den yurtdışına ihraç edilir.
Kuşadası Limanı 19. yy’da oldukça hareketlidir. 1889’da Kuşadası Limanı’ndan yapılan ihracatta meyan kökü ilk sırayı alır. Ve bu ürünün tümü Amerika Birleşik Devletleri’ne ihraç edilir. İkinci ihraç ürünü tütündür. Yarısı Rusya’ya ve geri kalanı ise ABD, Almanya, Tunus ve Mısır’a ihraç edilir. İhraç ürünü olan helva ise; Mısır-İskenderiye, Odesa, Tunus ve Trieste limanlarına gönderilir.
Limana gelen iç ve dış ürünler ise; şeker, pirinç, petrol, kahve, sabun, tabakhanelerde kullanılan yağ, gazyağı, bez Londra, Trieste, Marsilya ve ABD limanlarından geliyordu. Bu ürünler içinde ithalat 1/3 iken; ihracat 2/3 idi.
İzmir Vilayet kayıtlarında çevreden Kuşadası Limanı’na getirilen canlı hayvanın; hem diğer Anadolu limanlarına ve hem de yurtdışına (Samos vb adalara) ihraç edildiği belirtilmektedir. Canlı hayvan yanında yün, kıl, yapağı, deri de ihraç edilen mallar arasındadır.
19. yy’da ve 20.yy başlarında kentte dericilik (debbağlık) oldukça ünlüdür. Rum vatandaşların tabakhanelerinde işlenen deri Ege’de meşhurdur. “Ada Lisosu” adı ile hem yurt içinde ve hem de yurtdışında aranırdı.
Ünlü gezgin, tarihçi ve Fransa’nın İzmir Konsolosu olan Firmin Rougon, 1892 tarihli “Smyrne, Commerciale et Economique” çalışmasında Kuşadası ve çevresinin 1880’lerdeki ticari yaşamını anlatır:
“Sisam kanalının girişinde bulunan Kuşadası Körfezi, gemi hareketlerine rahat bir kaynak sunar. Samson Dağı onu güney rüzgarlarından korumaktadır. Gümrüğün önünde inşa edilmiş küçük bir iskele, ticari faaliyetleri düzenlemekte; mallar, doğunun tüm limanlarında olduğu gibi, gemiye kadar büyük römork takviyeli taşıma gemileriyle ulaştırılır. Kuşadası Limanı’na Menderes Ovası’nın ürünlerinden çok cılız bir kısmı ulaşmaktadır. Denize kıyı ülkelere doğru gönderilmek üzere Aydın demiryolu hatlarını kullanan çok sayıda ürünün toplanma merkezi olacağa benzer konumuna rağmen, şimdiki hareketliliği tarifsiz bir düzensizliktedir.” (1)
Deve kervanlarıyla limana gelen malların Kuşadası caddelerine renklilik getirdiği 20 yy’da yaşlı Kuşadalılar tarafından dile getirilir. Üzüm zamanı; üzüm çuvallarının limana doğru caddelerde yığıldığını belirtirler.
1937-38 tarihli “İzmir Vilayet İstatistikleri”nde; 1937 yılında Kuşadası Limanı’ndan ülkenin diğer limanlarına yoğun biçimde canlı hayvan taşındığı belirtilir. Canlı hayvan yanında; yün, kıl, tiftik, deri parçası ve kazıntısı da Kuşadası Limanı’ndan çıkarılmıştır. Bu ürünlerin; İzmir, Aydın, Nazilli ve Denizli, Kızılhisar gibi iç kesimlere taşındığı; iç kesimlerden de çeşitli ürünlerin ülkenin diğer iç kesimlerine taşınması için Kuşadası Limanı’na getirildiği açıklanır.
1869’DA KUŞADASI RIHTIMI YAPIMI İÇİN KARAR
1864’den itibaren gündeme gelen yeni idari yapılanma sonucu “sancak” ismi yerine “liva” kullanılmaya başlanır. Merkezi Aydın olan; Manisa, İzmir ve Muğla livalarının içinde yer aldığı Aydın Vilayeti Genel Meclisi; devlet bürokratları yanında Müslüman halkın seçtiği 4 üye ve gayrimüslimlerin seçtiği temsilci ve ruhani liderlerden oluşur. Aydın Vilayeti Genel Meclisi 21 Aralık 1868- 5 Ocak 1869 arasında yaptığı toplantıda “İzmir Livası ile ilgili sorunları” ele alır. Alınan kararlar 12 Şubat 1869 tarih ve 201 No’lu üst yazıyla tutanak halinde sadrazama hitaben İstanbul’a gönderilir.
Bu tutanakta İzmir Livası’na bağlı Kuşadası Kazası’na rıhtım yapılması ile ilgili karar (kısaca) şöyledir:
“Kuşadası Limanı’nın çevredeki yerleşimlerin de iskelesi olduğu, yörede üretilen çeşitli mal ve ürünlerin ülke içine ve Avrupa’ya buradan gönderildiği, yaz-kış büyüklü küçüklü 15-20 kadar geminin limandan eksik olmadığı, ancak açık liman olmasından dolayı kış mevsiminde gemilerin barındırılmasında güçlük çekildiği, kazaların olduğu; gemilerin korunmasına yetecek korunaklı alanın olması halinde bölge ticareti ve ülke ekonomisinin büyük yarar göreceği” belirtilir. Bunun için de;
“Gemilerin barınması ve korunması için, Kuşadası önündeki Küçük Ada’dan Yılancıburnu’na kadar 60-70 bin arşınlık (yaklaşık 400 metre uzunluğunda) bir rıhtım-mendirek inşa edilmesi öngörülmüştür.” denir. (2)
Sadrazam Mithat Paşa’nın 13 Mart 1869’da Kuşadası Rıhtımı yapımını uygun bularak son karar için konuyu padişaha sunduğu ve Padişah 1. Abdülaziz’in 14 Mart’ta rıhtım yapılması kararını imzaladığı görülmektedir. Ama bu kararın gereği yerine getirilmez.
Yani Yılancıburnu tepesinden Küçük Ada’ya doğru yapılacak bir rıhtım-mendirekten söz edilmektedir. Böylece yukarıdaki fotoğrafta görülen kent önündeki koy batı rüzgarlarından korunacaktır.
(Konuyla pek ilgisi olmasa da 1960’ların ortasında kente yat limanı yapılması tartışmalarında da Yılancıburnu gündeme gelmişti.)
1919 Mayıs’ından 1922 Nisan sonuna kadar kenti işgal eden İtalyanlar’ın ilk yaptıkları işlerden biri kentin Taş İskelesi ve çevresini onarmak olmuştur. Onarım fotoğrafına baktığımızda; iskele üzerinde birden fazla “baba”nın olduğudur. Bu babalar, küçük çaplı ve yaklaşık 2 metrelik toplardan oluşuyor idi. Namlusu aşağı gelecek şekilde dikilerek kullanılan bu toplar Küçük Ada’daki savunma toplarıdır.
1931’DE ATATÜRK KUŞADASI’NA İSKELE YAPILMASINI İSTER
Kuşadası önüne liman yapılması ile kentin Aydın’a bağlanması konuları Atatürk’ün 26 Ocak-2 Mart 1931 tarihleri arası İzmir, Balıkesir, Denizli, Aydın ve Adana çevresine yaptığı gezi döneminde de gündeme gelir. Bölge gezilerde o alanın bayındırlık, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, ulaşım, ihracat vb sorunları konuşulmaktadır. Rapor haline getirilen konu ve sorunlar, sonrasında başbakan vb ilgililere sunulmakta ve TBMM tutanaklarına geçmektedir. Aydın ili gezisi sırasında hazırlanan Nafia (Bayındırlık) Raporu’nda;
“Nazilli kuzeyinden denize kadar bütün Menderes vadisinin ulaşım, üretim, ürünlerin ihracı, demiryolu tarifesi ve demiryolunun ıslahı gibi önemli konular konuşulduktan sonra; Menderes vadisinden az miktarda Yunan adalarına ürün ihracı ve özellikle hayvan ihracatı için Kuşadası’nda bir iskele yapılması özellikle istenir. Kuşadası’nın bu durumu, ilçenin Aydın iline bağlanmasını yararlı gösteriyor” denilir. (3)
1934-35 yıllarında Kuşadası Limanı; (İzmir hariç) Batı Anadolu’daki tüm limanlar arasında liderdir. Hatta birçoğundan iki-üç kat daha fazla iş yapmaktadır. 1937-38 tarihli “İzmir Vilayet İstatistikleri”nde; 1937 yılında Kuşadası Limanı’ndan ülkenin diğer limanlarına yoğun biçimde canlı hayvan taşındığı belirtilir. Canlı hayvan yanında; yün, kıl, tiftik, deri parçası ve kazıntısı da Kuşadası Limanı’ndan gönderilmiştir. 2. Dünya Paylaşım Savaşı (1939-1945) döneminde doğal olarak ithalat ve ihracat düşmüştür. Ancak 1946’da 1934 yılı rakamları tutturulmaya başlanır. 1958’lere kadar liman faaliyetleri ağır aksak devam eder.
KUŞADASI’NIN AYDIN’A BAĞLANMASI
Kuşadası’nın 1 Eylül 1957’den itibaren Aydın’a bağlanması kararı Bakanlar Kurulu’nun 27 Haziran 1957 tarihli 7033 Sayılı “Yeniden 78 Kaza Kurulması ve İzmir Vilayeti’ne bağlı Kuşadası Kazasının Aydın Vilayetine Bağlanması Hakkında Kanun” ile alınmıştı. Kanun Madde:2’de durum şöyle belirtilir:
“Madde:2-İzmir Vilayetine bağlı Kuşadası kazası 1.IX.1957 tarihinde mer’i (geçerli) olmak üzere Aydın Vilayetine bağlanmıştır.”
Bu durum sonrası Selçuk ise 1 Eylül 1957’den itibaren İzmir’e bağlı bir ilçe haline gelmiştir.
KUŞADASI’NA LİMAN, SÖKE’YE ÇİMENTO FABRİKASI
(DP) Demokrat Partililerin çabasıyla Kuşadası 1 Eylül 1957’de Bakanlar Kurulu kararıyla Aydın’a bağlanır. O tarihte Kuşadası için liman ve çimento fabrikası yapılması gündeme gelir. Çimento fabrikası için de yer olarak Taşlıdağ düşünülür. Ama çimento fabrikası konusunda Sökeliler baskın çıkar ve fabrika Söke’ye kurulur. Kuşadası liman için uygundur. Dönemin DP’li Başbakan’ı Adnan Menderes liman için; “Kuşadası’nın önüne yapılacak ve gösterişli olacak” der. Böylece (DP) Demokrat Parti Hükümeti tarafından, Kuşadası’na liman ve Söke’ye çimento fabrikası aynı tarihlerde yatırım programına alınır.
KUŞADASI LİMANI İNŞAATI
Kuşadası Limanı ve Balıkçı Barınağı yapım çalışmaları DP (Demokrat Parti) tarafından programa alındı.
DP iktidarının Kuşadası için yaptığı tek önemli yatırım limandır. 1957 yılı içinde limanın fizibilite çalışmaları yapıldı, 1958 başında ihaleye çıkıldı ve inşaya başlandı. Limanın inşaatını alan firma Rıza Batuk İnşaat idi.
Liman inşa alanı kapsamında; İskele, Balıkçı Barınağı, Küçük Ada Yolu ve Mendireği bulunuyordu. Limanın dolgu çalışmaları 1958 yılı içinde yapıldı. İlk önce, şimdiki Kazım Usta Restoran (o zamanlar burada Toros Gazinosu vardı) yanından iskele girişine doğru dolgu alan yapıldı. Şimdiki M. E. Bozkurt- Güvercinada Caddesi’ndeki Sıhhiye Sağlık önü (şimdiki Güvercinli Park) ve Limanaki dolduruldu. Birinci iskele girişine kadar bu alanlar doldurulduktan sonra, iskelenin beton blok ayakları dökülmeye başlandı. Beton blokların deniz içine oturtulmasında “Palabıyık” Feridun dalgıç olarak çalıştı. İskele ayakları için “çakma makinesi” dolgu alanı yolu üzerinden çalışmaya başladı. İskele ayaklarının yerinin tespiti ve yapımına İngiliz bir mühendis kılavuzluk ediyordu. Pervaneli büyük delgi makinası deniz tabanında sağlam zemini buluncaya kadar dibe iniyor ve sağlam zemini bulduğunda oturtulan çelik varillerin içine demirler bağlanıp beton dökülüyordu.
İskeleden Limanaki’ye doğru doldurulan denizin Sıhhiye Sağlık ve Fahriye Hanım (Fahriye Denizel Erdem) evi önü büyük bir göl haline geldi. Bu göl içinde kalan balıklar zamanla ölerek 1959 yazında büyük bir koku yaptı. Fırtınalı havalarda balıkçılar, birkaç yıl bu göl alanı içine kayıklarını bağladılar. Daha sonra Balıkçı Barınağı mendireği yapıldı.
LİMAN İNŞAATI İÇİN CADDE AÇILDI
1957 yılı sonunda Kuşadası Limanı inşaatına başlanmadan önce, Taşlıdağ taşını ve Askerlik Şubesi alanının hafriyatını limana taşımak için kent içinden geçmek gerektiğinden, şimdiki Kale Kapısı merdiveninin bulunduğu alandaki işyerleri (Ahmet Ağa’nın fırını ve İsmail Altıntuğ’un bakkal-manav dükkanı) yıkılıp istimlak edildi. Çünkü Kale Kapısı altından geçerek limana taş ve hafriyat taşımak olanaksızdı. Aynı zamanda kervansaraya doğru inilen caddenin ortasındaki dükkanlar yıkıldı ve cadde şimdiki gibi trafiğe açıldı.
Cadde açılıp alan genişlediğinde halkımız; “Ooo! Tayyare meydanı gibi oldu” dediği için burası uzun yıllar halk arasında “Tayyare Caddesi” olarak dillendirildi.
Aynı dönemde Askerlik Şubesi inşasına da karar verilmişti. Eski kent mezarlığı olan bu alan, Zafer Sokak’tan Kahramanlar Caddesi’ne doğru yamaç olduğundan; binaların oturacağı alanların hafriyatının yapılması gerekiyordu. Özellikle; Kahramanlar Caddesi üzerindeki Askerlik Şubesi alanının toprağı hemen tüm olarak alındı ve traktörlerle limana taşındı. Bugünün küçük kamyonları denebilecek tipteki o zamanın kamyonları ile Taşlıdağ taşı ve Askerlik Şubesi hafriyatı, Kahramanlar Caddesi ve Barbaros Hayrettin Bulvarı’ndan limandaki dolgu alanına getirildi.
KAYALAR TAŞLIDAĞ ve ÇAM LİMANI’NDAN
Liman dolgusu ve Küçük Ada mendireği için kullanılan kayaların önemli bölümü; Taşlıdağ’dan ve Çam Limanı’ndan getirildi. Küçük Ada (Güvercinada) girişindeki Papaz Hamamı karşısındaki alandan (şimdiki otopark alanı) çıkarılan taşlar Küçük Ada mendireği için kullanıldı. Küçük Ada Mendireği için Çam Limanı’nın sağlam kayalarından yararlanıldı. Büyük kayalar duba denen mavnalarla mendireğe deniz yoluyla taşındı.
Liman Ortak Sorumlulukla İşletildi
1961 başında liman inşaatı tamamlandığında; devletin burada Denizcilik- Liman İşletme Şefliği gibi bir kurumu yoktu ve iskelenin kullanım hakkı 7 Mart 1961’de bir kararname ile Kuşadası Belediyesi’ne devredildi. Gemilerin bağlanması-çözülmesi, çöpünün alınıp suyunun verilmesi, liman ücretlerinin alınması vb. hizmetler Kuşadası Belediyesi personeli tarafından yürütüldü.
1974 başında (TDİ) Türkiye Denizcilik İşletmeleri- İzmir Liman Bölge Müdürlüğü’ne bağlı olarak Kuşadası Liman İşletme Şefliği’nin kurulması ile belediyeye devredilmiş olan kullanım hakkı 18 Şubat 1974 tarihinde bir kararname ile iptal edildi. Böylece iskele, Balıkçı Barınağı ile geri sahalar Denizcilik Bankası'na geçti ve Kuşadası Belediyesi liman hizmetlerinin fiili yürütücülüğünden çekilmiş oldu. Tabii ki; çöp alma, su verme gibi üzerine düşen işlerini Liman İşletme Şefliği istemi ile yapmaya devam etti. 16 Ağustos 1977’de ise, Kuşadası Limanı’nda bulunan bazı tesisler bazı işletmelere devredildi.
“Liman ve Balıkçı Barınağı komple yapıldı. Taşlıdağ’dan Helvacı Ziya’nın Hamit Yörük’ün kamyonları dolgu taşıdı. Belediye Başkanı Mercan Küçükyağcı zamanına kadar (1974) limanı belediye işletti. Gemi bağlama, çöp, su vb. gemi hizmetlerini yapıyorduk. Ben o zamanlar Belediye Temizlik İşleri kadrosundaydım ama asıl olarak balıkhanede görevliydim. Aynı zamanda gemi iskeleye yanaştığında İbrahim Kocaoğlan’a yardımcı oluyordum halat bağlama vb. konularda. Gemiyi birlikte bağladıktan sonra, ben yine Balık Hali’ndeki işime dönüyordum. 1965-75 yılları arasında on yıl; balıkhane sorumlusuydum. O zamanlar turist gemisi az geliyordu. Kışın limandan gübre indiriliyor ve maden falan bir şeyler gemiye yükleniyordu. Eskiden Sağlık Caddesi üzerindeki ‘Lolo’ İbrahim’in (Özyağcı-bn) bakkal dükkanının yanında Zabıta Amirliği bulunuyordu. Balık satışı zabıtanın yanındaki yerde yapılırdı. Balıkhane ile Fırıncı Mehmet (Erdem-bn) fırını arasından (genel-bn) tuvalete girilirdi. Balıkhanenin arkası tuvaletti. Zabıta Amirliği ve balıkhanenin bulunduğu yer, eskiden Lonca imiş. Deniz kenarına balıkhane Belediye Başkanı Şaban Alkış (1964-1968-bn) zamanında yapıldı. Daha önceleri işte balık, Kale Kapısı’nın ordaki tuvaletin önünde satılıyordu. Şaban Alkış zamanında yapılan balıkhane küçüktü ve şimdiki Taş İskele tarafında balıkçı kahvesi vardı. Balıkhane Kervansaray’a bakıyordu. Balıkhane daha sonra yıkıldı ve bugünkü hale getirildi.” (4)
“1974’de Kuşadası’nda Liman İşletme Şefliği kuruldu ve ben ilk olarak bu görevi yaptım. Liman bu tarihe kadar Belediye tarafından işletiliyordu. Ekim 1974’de Türkiye Denizcilik İşletmesi olarak, Kuşadası Limanı’nı devraldık ve limanı biz işletmeye başladık. 1986’da emekli oldum ve merkezi İstanbul’da bulunan Deniz Ticaret Odası’nın Kuşadası Şubesi’ni açtım.” (5)
Kuşadası Limanı inşaatının tümü (Balıkçı Barınağı Mendireği ile birlikte) 1963 yılı başında bitirildi. O tarihken itibaren Kuşadası’nda kruvaziyer turizmin hızla gelişmeye başladığı, çevredeki antik kent (Efes vb) alanlarını ve Meryemana’yı gezmek için gemiyle gelen turistlerin Kuşadası’na ciddi bir döviz bıraktığı bilinmektedir.
İskele 1979’lu yıllarda yeterli olmadığı için 25 metre uzatıldı. Daha sonra ise 07.05.1999’da 25 metre daha uzatıldı. Ve birinci iskele yeterli olmağı için de 2003 yılında ikinci iskele yapıldı.
Sistemin özelleştirme furyası başladığında, en çok kar eden işletmelerin öncelikle “satıldığı” bilinmektedir. Kuşadası Limanı’nın da “işletme hakkının 30 yıllığına devri” yöntemiyle satışı 1997’den itibaren gündeme alındı ve 2000 yılında ilk ihalesi yapıldı. Bu ihalenin iptali sonucu 7 Temmuz 2003 tarihinde Kuşadası Limanı’nın işletme hakkını 27 milyon dolar peşin para ile usulsüz biçimde Ege Liman İşletmeleri A.Ş. (Egeports) aldı.
--------
DİPNOTLAR:
(*)Kuşadası Limanı Tarihçesi ile ilgili önce 2007 yılında günlük Kuşadası Demokrat gazetesinde yaklaşık 140 gün dizi yazı yayımladım. Daha sonra içinde liman tarihçesi olmak üzere, kentte özelleştirme ve rant politikalarını ortaya koyan bir kitabı Avukat arkadaşım M. Bülent Tokuçoğlu ile birlikte 2014’de “Kuşadası Rant Politikaları ve Liman” adıyla yayımladık. Liman tarihçesi başlığıyla size aktardığım bu bilginin bir kısmını oradan aldım. Tabii o zamandan bu yana yeni bilgiler de elde ettiğim için eklemelerde bulunarak...
(1):Smyrne Commerciale et Economique/ İzmir’in Ticareti ve Ekonomisi”- F. Rougon.1892
(2):1869 Tarihli Aydın Vilayet Meclisi Kararları ve Kuşadası- Yard. Doç. Dr. Ayten Can Tunalı- Geçmişten Geleceğe Kuşadası Sempozyumu-2008/ Say. 194-195)
(3):Atatürk’ün Seyahat Notları/1930-1931- Yayına hazırlayan: Gürbüz Tüfekçi- Say. 91
(4):Galip Düzgün. Camiatik Mahallesi/1931 doğumlu)
(5)Tuncay Gündem
--------
*****
İLK TÜRKÇE EZAN KUŞADASI’NDA OKUNDU
(29 Ocak 1932)
Ramazan’ın 22. gecesi olan 29 Ocak 1932’de (iftar vaktinde) her zamanki gibi Kaleiçi Camisi minaresinden Arapça ezan okunduktan sonra Türkçe bir ses duyulur:
“Tanrı uludur, Tanrı uludur.
Tanrı uludur, Tanrı uludur.
Şüphesiz bilirim, bildiririm.
Tanrıdan başka yoktur tapacak.
Şüphesiz bilirim, bildiririm.
Tanrının elçisidir Muhammed.
Haydin nemaza, haydin nemaza,
Haydin felaha, haydin felaha,
Tanrı uludur, Tanrı uludur.
Tanrıdan başka yoktur tapacak.”
Kentin merkezindeki Kaleiçi Camisi’nden yükselen bu ses herkesi şaşkınlığa uğratır. Böyle bir şey ilk kez duyulmaktadır. Türkçe ezanı okuyan genç, caminin fahri imamı Şakir Çalışkanel’in küçük oğlu Sadık Çalışkanel’dir. Sadık’ın sesi güzeldir. Camide müezzinlik yapmakta ve kentli de bilmektedir.
1905 doğumlu Sadık Çalışkanel, ortaokul sonrası ailesiyle birlikte Kuşadası’na gelir. Şakir Hoca Kaleiçi Camisi’nde fahri imamlık yaparken oğlunu da yetiştirir ve ona ezan okutturur. Sadık aynı zamanda motor tamirciliğini öğrenir. Türkçe ezanı okuduğunda 27 yaşındadır. Şubat 1934’te Kuşadası’nda Ferit-Hurşide Büyükkeçeci’nin kızları Zehra ile evlenerek İzmir’e yerleşir.
1927 yılından itibaren Atatürk ve çevresince din alanında reform yapılmak istenmektedir. Amaç; Arapçayı ibadet dili olmaktan çıkarıp, Türkçeyi camiye hakim kılmaktır. Falih Rıfkı Atay'ın ‘‘Çankaya’’ adlı kitabında şöyle der:
‘‘Atatürk ibadet devrimine ezan ve namazı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve namazın Türkçeleştirilmesi idi. Muhafazakarların sözcülüğünü yapan İnönü, Atatürk'e yalvarmış; ‘önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir’’ demişti. Arkadan dil ve Kuran metni meseleleri çıkıp namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağından şüphe yoktu.’’
1927’den beri hutbelerin camilerde Türkçe okunması sağlanmış ama ezan hala Arapça’dır. Halkın Türkçe ezan tartışmalarında Arapça ezandan yana olduğu eğilimi bilinmektedir. Aralık 1931’de “ezanın Türkçeleştirilmesi” çalışmaları başlatılır. Ve dönemin ünlü hafız ve müzik insanları olan Sadettin Kaynak, Hafız Burhan, Beşiktaşlı Rıza, Hafız Kemal, Hafız Fahri, Hafız Yaşar Okur, Hafız Zeki, Hafız Nuri ve Hafız Ali Rıza Sağman bu işle görevlendirilirler. Ve Türkçe ezan metni ortaya çıkarılır. Metin Diyanet tarafından el altından müftülükler aracılığıyla camilere dağıtılır.
Kuşadası’nda Müezzin Sadık’a o gece Türkçe ezan okutularak nabız yoklanır. Sadık Arapça ezanın ardından Türkçe ezanı okur.
Devletin resmi kayıtlarında “ilk Türkçe ezan 30 Ocak 1932 tarihinde Hafız Rıfat tarafından Fatih Camisi’nde okunmuştur.” Oysa bir gün önce Kuşadası’nda okunmuştur. Ki dönemin önemli gazetesi sayılan Cumhuriyet, 2 Şubat 1932 tarihli nüshasında; “Kuşadası’nda ilk defa olarak Türkçe ezan okundu ve heyecanla dinlendi” diye yazar.
DP Gericiliği ile Yeniden Arapça Ezan
Türkçe ezan okuma 18 yıl sürer. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen (DP) Demokrat Parti’nin ilk yaptığı mevzuat değişikliklerinden biri ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlamaktır. Seçimlerden yaklaşık 1 ay sonra (16 Haziran 1950’de) ezan yeniden Arapça okunmaya başlar. Yapılan düzenlemede; Türkçe ezan yasaklanmamış ve ezanın Arapça da okunabileceği ifade edilmiştir.
“AYAKKABICI” HAKKI KOÇER SOHBETİNDEN
(Dönemin fanatik DP’lisi Koçer ile 27 Nisan 2002’de yaptığım sohbetin ilgili bölümünü buraya aldım. Parantez içi “bn- benim notum” anlamındadır.)
*Bu millet onlara (CHP’ye-bn) çok intizar etti. Öyle bi intizar ettile ki (dönemin başbakanı-bn) Şükrü Saraçoğlu’na. O zamanın Hökümet erkanlana çok intizar ettile. Ve hatta o zamanın Demokrat (DP-bn)’ları... O zaman herkes Demokrat’tı. Şimdiki gibi Ak Parti’le, gak partile yoktu. Doğrudan doğruya Halk Partisi; Demokrat Parti... İzmir Alsancak Camisi’ndeki hoca, sabah namazında; “tanrı uludur, tanrı uludur. Memurlar Şükrü Saraçoğlu’nun kuludur. Haydin şekere, haydin namaza.” Bi kalkıyola, bakıyola... (gülüşmeler)
-Yeni Türkçe ezan zamanında... Ve hoca DP’li…
*Evet… Türkçe ezan yeni... Bi kalkıyola. “Nası ezan le bu bööle!” deyola. Millet orya toplanıyo. Hadiii polisle minarenin kapısında. (Hoca’yı-bn) alıyola... Day.. yaak, day.. yaak.. Sinop Cezaevi’ne... DP ne zaman (14 Mayıs 1950’de-bn) başa geçti. Adnan Menderes nur içinde yatsın; Allah rahmet eylesin. O; radyolan... “O Sinop’daki falan hocayı çıkarın” deye... Hoca çıktı geldi burya.
-“Ezanı da arapça yapın” diyor. Düzeltiyorlar mı onu da?
*Tabii… Arapça yapıyola ezanı gene. Hoca geliyo. Burya da kadar getirdik. Pamuk Palas’ın orda (şimdi Emper İşhanı-bn) DP Kahvesi vardı. Orda hocaya üç defa o ezanı okuttula. Ağzından dinledik canlı olarak.
-Ne diyor şimdi hoca orada?
*”Tanrı uludur, tanrı uludur. Memurlar Şükrü Saraçoğlu’nun kuludur. Haydin şekere, haydin kumaşa” bilmem neye deye. Böölee...
(Kuşadası Kent ve İnsan Söyleşileri-1/ Ayakkabıcı Hakkı Koçer Sohbetinden. Şenol Eskin. Say.141. Kalkedon Yayınları- Nisan 2012)
*****
ATATÜRK’ÜN KUŞADASI’NA İKİ KEZ GELİŞİ
Kuşadası ve Söke’ye İlk Gelişi (9 Şubat 1924)
Atatürk İzmir’e gelmiştir. İzmir Milletvekili M. Esat Bozkurt ile Söke ağalarından Hüseyin Avni Özbaş, Atatürk ve Latife Hanım’ı Kuşadası ve Söke’ye davet için İzmir’e gider. Bu davet üzerine; M. Kemal kendisi için düzenlenmiş özel vagonu olan “Beyaz Tren” ile 8 Şubat 1924 Cumartesi günü; eşi Latife Hanım, Kazım Karabekir Paşa, İzmir Milletvekili Mahmut Esat Bozkurt, Manisa Milletvekili Şükrü Kaya, Genelkurmay’dan Tevfik Bey ile İzmir üzerinden Selçuk’a gelir ve burada törenle karşılanır. Heyet Efes antik kentini gezer ve o gece Beyaz Tren’de Selçuk’ta kalır.(1)
9 Şubat sabahı Kuşadası Kaymakamı Ekrem Bey ve M. Esat Bozkurt tarafından Selçuk’tan alınan heyet, taksilerle Kuşadası’na gelir. Heyet “Akyar” olarak belirtilen mevkide ve şimdiki Korumar Otel’in önünde Belediye Başkanı Hakkı Adalı Bey ve kalabalık bir Kuşadalı heyet tarafından karşılanır. Atatürk burada bir süre durarak kenti seyreder ve “Kuşadası’nı beğenir.” Daha sonra kalabalıklar Hükümet Konağı önünde Atatürk’ü coşkuyla karşılar. Atatürk ve çevresi deniz kenarındaki belediye binasında öğle yemeği yiyerek dinlenir. Daha sonra Kale Kapısı’na gelinir. Kale Kapısı üstünde varolduğu iddia edilen Türk Ocağı’nda kahvesini içen Atatürk ve ekibi, kentin yöneticileri ile konuşup kent hakkında bilgi alır. Atatürk ve çevresi Saat 15.oo sularında Kuşadalıların coşkulu desteği ve sevgi gösterileriyle Söke’ye uğurlanır.
İzmir’de çıkan Ahenk gazetesi yapılan geziyi 10 Şubat 1924’teki sayısında şöyle yazar:
“(…)Kuşadası halkı Selçuk sınırına kadar şarkılar söyleyerek yürüdü. O yıllarda tren Selçuk’a kadar geliyordu. Selçuk Kuşadası’nın nahiyesiydi. Gazi M. Kemal Paşa’yı getiren araba Arvalya’da karşılandı. Gazi arabadan indi, halkla birlikte Kuşadası’nın güzelliğini seyrederek yürüdü. Gazibeğendi’ye gelince durdu ve ‘ne güzel şehir’ dedi. O nedenle o tepeye Gazibeğendi Tepesi dendi. Belediye ve çevresinde bekleşen hanımlar, kendi diktikleri çok şık elbiseler ve başlarındaki tığ örgüsü bereleri ile karşıladı. Yapılan limonata ve kurabiye sunulduktan sonra Atatürk Söke’ye gitti.”
Söke’ye ilk gelişinde Konak Mahallesi girişindeki Abalaki semtinde büyük bir kalabalık tarafından karşılanan Atatürk, yürüyerek Jaletepe İlkokulu’nun önünde hazırlanan takın altında fotoğraf çektirdi ve ardından Hükümet Konağı’na geçti. Daha sonra yeni inşa edilmiş olan Söke Türk Ocağı’na gitti ve binanın açılışını yaptı. Biraz dinlendikten sonra, eşi Latife Hanım ve yaveri Rasuhi Bey ile birlikte davet üzerine Söke ağalarından Hacı Halil Paşa’nın oğlu Hüseyin Avni Özbaş’ın evine misafir oldu. Burada bir iki saat kadar kaldı. O güne tanık olan Hüseyin Avni Özbaş’ın oğlu Cemal Özbaş, 1980 yılında kendisiyle yapılan söyleşide o günü şöyle anlatır:
“(...) Güneşli, fakat soğuk bir gündü. Babamın evindeki oturma salonunda bulunan şömine yanmakta idi. M. Kemal Paşa içeriye girdiği zaman şömineye uzak bir yere oturdu. Latife Hanım da Paşanın yanına geldi. M. Kemal Paşa bir taraftan babamla, bir taraftan da annemle konuşuyordu. Konuşmaları özeldi. Bazı sorular sordular ve cevaplar aldılar. Çaylar içilirken özel yaşamıyla ilgili konular konuşuldu.”
Saat 17.00 sıralarında Hüseyin Avni Özbaş’ın evinden ayrılan M. Kemal Atatürk, özel otomobiliyle istasyona hareket etti. Beraberindeki heyet özel tren ile saat 17.30’da Ortaklar’a gitmek üzere Söke’den ayrıldı.
ATATÜRK KUŞADASI’NA İKİNCİ GELİŞİ ve EGE MANEVRALARI
(12 Ekim 1937)
II. Dünya Paylaşım Savaşı (1939-1945) öncesi Avrupa büyük bir gerilim içindedir.10-13 Ekim 1937’de gerçekleştirilen Ege Manevrası, ordunun bir bakıma savaşa hazır olduğunu birilerine göstermek için yapılmıştır. Manevralar, Aydın’ın Germencik-Söke-Kuşadası hattında gerçekleştirilir.
9 Ekim’de Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın açılışını yapan Atatürk; açılış sonrası fabrikadaki 480 makinenin bir anda çalışmaya başlaması üzerine; “işte halka refah getirecek sesler.” demiştir. Nazilli’den Saat 16.oo’da ayrılan Atatürk’ün özel treni (Beyaz Tren), Saat 17.30 civarında Aydın’a gelir. Burada kısa bir süre kalan tren, kalabalık bir halk kitlesi ve öğrenciler tarafından alkışlarla karşılanır. Daha sonra özel tren Ege Manevralarının merkezi olan Germencik’e geçer.
10 Ekim 1937 Pazar günü, Atatürk ve beraberindekiler (İsmet İnönü, Başvekil Celal Bayar, Milli Müdafaa Vekili Kazım Özalp, Tevfik Rüştü Aras, Fahrettin Altay, Ali Sait Paşa, Şükrü Saraçoğlu ve Recep Peker) ile birlikte akşamüzeri güneş battıktan sonra Beyaz Tren’le Söke’ye gelir. Daha önceden Söke’ye gelmiş bulunan Mareşal Fevzi Çakmak ile diğer paşalar yanında, kalabalık bir halk topluluğu ve ilkokul öğrencileri tarafından karşılanan Atatürk o geceyi Söke İstasyonu’ndaki özel treninde geçirir.
11 Ekim 1937 Pazartesi günü Saat 11.00’de özel treninden inen Atatürk birkaç poz fotoğraf çektirdikten sonra çevresi (İsmet İnönü ve generaller) ile birlikte üstü açık bir otomobile binerek Söke-Güllübahçe istikametine doğru hareket eder. Gümelez Köyü’ne (Akçakonak) yakın Kızılöz Tepesi’nden manevraları izlerler.
Atatürk ve çevresi Kemalpaşa Mahallesi’ndeki Süvari Alay Karargahını ve orduevini ziyaret eder ve akşam üzeri trenle Çamlık’a geçer. M. Kemal 12 Ekim sabah saatlerinde Kuşadası’na gelir ve atlı birliklere eski futbol sahasında talim yaptırır. Aynı gün Kuşadası-Yeniköy yakınlarında Ege Manevralarını takip eder ve o gece de Çamlıktaki özel treninde kalır. Kötü durumda olan Kuşadası-Çamlık yolu (Atatürk Yolu), bu dönemde elden geçirilmiş ve genişletilmiştir.
ATATÜRK’ÜN ASKERLERE MANEVRA YAPTIRMASI VE İTALYAN BAYRAĞI ÖYKÜSÜ
Ege Manevrasının Kuşadası ayağında Atatürk, İtalyan Zeytinyağı ve Sabun Fabrikası yanındaki geniş alanda (eski mezarlık ve sonra futbol sahası) süvarilere denize doğru hücum emri verir. Atlılar bu emir üzerine denizin içine kadar ilerlerler. Atatürk ve heyetin durdukları taraftaki İtalyan Zeytinyağı ve Sabun Fabrikası önünde büyük bir İtalyan bayrağı ve oldukça eski ve küçük bir Türk bayrağı gönderdedir. Kaymakam Nail İlter, Milletvekili M. Esat Bozkurt ve Belediye Başkanı Kasım Yaman’a dönen Atatürk kızgınlıkla; “nedir bu? Burada kapütülasyonlar kalkmadı mı?” der. Sonrasında fabrika için kamulaştırma kararı çıkar. Süren mahkemeler sonunda 1942’de fabrika kamulaştırılıp Tariş’e devredilir.
1912 Kuşadası doğumlu Fadıl İnceoğlu o günü şöyle anlatır:
“Atatürk İtalyan Fabrikası önüne geldiğinde, İstiklal Savaşı gazisi Memiş Dayı Atatürk’e; ‘paşam bunun için mi savaştık?..” Elinde baston hem ağlıyordu ve hem de İtalyan bayrağını gösteriyordu. Karşılayıcıcılar arasında fabrikanın İtalyan Direktörü de vardı. Adamın beti benzi attı; dondu kaldı. Atatürk bi bayrağa bi de bizim Adamızın ileri gelenlerine sert baktı. Ben böyle sert ve vakur bakışı hiç kimsede görmedim. Yanındakilere dönerek; ‘bir daha gelişimde bu bayrağı görmeyeceğim’ dedi. 14 yaşında yeni yetme bi delikanlıydm o zaman. Çoluk çocuk, yaşlı genç mahşeri bi kalabalık vardı. Çocuğunu kapıp gelen kadınlar, bastonlu yaşlılar fabrikanın önündeydi. ‘Atatürk geliyor, Atatürk geliyor’ deye akın akın mahallelerden, Türkmen’den… Fabrikanın önüne geldiler. Haykırış, bağırış, ağlamalar… Atatürk’ü görmek için, yanına yaklaşmak için birbirini çiğneyen insanlar. Mahşer yeri gibiydi.”(2)
---------
DİPNOTLAR:
(1):Atatürk’ün Beyaz Vagonlu Treni: Atatürk, Ege başta olmak üzere yurt gezilerinde lokomotife bağlı beyaz renkli bir vagon kullanır. Basın buna “Beyaz Tren” adını vermiştir. Beyaz Vagonlu tren, 1997 yılında İzmir’in Selçuk ilçesi Çamlık Köyü’nde kurulan Çamlık Açık Hava Buharlı Lokomotif Müzesi’ndedir.
(2):Mahinur ve Mehmet Çavuş oğlu.1912 Türkmen Mahallesi doğumlu Fadıl İnceoğlu sohbetinden. Kuşadası Yerel Tarih Bülteni. Sayı:2-Nisan 2003)
-------
*****
MANASTIRLAR BÖLGESİ AYASULUĞ ile KUŞADASI’NDA KURŞUNLU MANASTIRI ve AYA YORGO KATEDRALİ
Ayasuluğ (Selçuk) ve Kuşadası, İsa’nın M.S 30-33 arasında “bir dizi sorgulama ve işkencenin ardından” çarmıha gerilmesi sonrası Hristiyan dininin gelişimi açısından önemli bir bölgedir. Annesi Meryem ve havarilerin bölgede bulunuşu ve pagan baskısından uzak alanlarda birçok şapel (küçük kilise) inşası, M.S 2. yy’da eğitim ve kültürel etkinlikler için kullanılan ve Hristiyanlığın 4. yy’da kabulünden sonra Meryem Kilisesi adını alan yapı, Hristiyanlığın kabulü ile birlikte Selçuk Kalesi alanında (M.S 6. yy’da) Bizans İmparatoru Justinianus ve karısı Theodora tarafından yaptırılan görkemli Sen John Bazilikası, “keşfedilen” Meryemana Evi, (Şirince) Kırkınca’da “40 kilisenin varolduğu” ritüeli, Değirmenderesi’nde önce 327’de ve sonra da 1814’te yeniden yapılan Zoodohu Pigi Manastırı, Pygela’da Sen George’a adanmış ve 1019’da onarım gördüğü belirtilen Kuş-Tur Plajı’ndaki küçük kilise (şapel), 1030’lu yıllarda Keçi Kalesi alanında Sen Lazaros’un oluşturduğu manastır, Bizans İmparatoru Konstantinos IX Monomakos döneminde (1040’lar) yapılan Kurşunlu Manastırı, 1660’larda şimdiki Kaymakam evi alanında Defin Kilisesi’nin varlığı ve 1794’te aynı alanın geniş bölümüne yapılan Aya Yorgo Katedrali… Ve Şirince'de 19. yy’da yapılan pek çok kilise…(1)
Efes ve Anaea ile Kuşadası çeperinin, Hristiyanlığın resmi din kabul edildiği 4. yy’dan 20. yy’a kadar metropolitlik merkezi olması da unutulmamalıdır. Ki; Anaea 4. yy’dan 9. yy’a kadar Efes’e bağlı piskoposluk olarak İznik Konsülü’nde temsilci bulundurmuştur. Belgelerde, 1229 tarihinde son piskopos olarak Protosyngelos Athanasios’un adı geçmektedir. 19. yy’da Kuşadası kaza merkezinde Aya Yorgo Katedrali üzerinden Efes Metropolitliği’ne bağlı piskoposluğun olduğunu biliyoruz.
KURŞUNLU MANASTIRI
Kuşadası Davutlar Mahallesi sınırları içinde, yerleşimden yaklaşık 12 km uzaklıktaki Dilek Yarımadası Milli Parkı sınırındaki orman alanı içinde yer alan Kurşunlu Manastırı, İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Korumu tarafından 30 Mayıs 1990’da tescillendi.
Çatısı kurşunla kaplı olduğu için “Kurşunlu Manastırı” denilen ve Rumların da “Panagia Kursunniatissa” adını verdikleri manastır, adından da anlaşılacağı üzere Meryem Ana’ya adanmış dinsel yapı kompleksidir.
Kadı Kalesi Kazısı Başkanı Prof Dr. Zeynep Mercangöz;
“(…)İmparator IX. Konstantin Monamarkhos, Ephesos yakınındaki Galesion Dağı’nda yaşayan Aziz Lazaros’a bir manastır kurması için, Anaia yakınlarındaki imparatorluk mülkü Bessae’yi bağışlamıştır. Bitek ve ticarete uygun Anaia topraklarındaki bu manastırın 200 din adamını barındırdığına da yer verilmiştir.” der.(2)
Bizans dönemine ait manastır kompleksi ciddi biçimde yıkıma uğramış olmasına rağmen; bu alanda mutfak, kiler, keşiş odaları, yemekhane, şapel, revir, nekropol alanı (mezarlık), manastıra gelen su hattı ve çevre duvarları hala görülebilmektedir. Dinsel mekanın 19. yy’a kadar kullanıldığı söylenmektedir.
“Galesion Dağı”, Selçuk yakınındaki Alaman Dağı- Keçi Kalesi alanıdır. “Bessae Çiftliği”nin Anaia/Kadı Kalesi veya Davutlar çevresindeki verimli arazileri kaplayan geniş bir alan olduğu söylenmelidir. Manastırın ise Kurşunlu Manastırı olduğu açıktır.
327’de Değirmenderesi’ndeki suyun kaynağına “Hristiyan münzeviler tarafından” yapılan manastır 10. yy. sonunda ortadan kalkmış olmalıdır ki, onun yerine bir gereksinim olarak Kurşunlu Manastırı yapılmıştır. 19. yy. başına geldiğimizde ise Değirmenderesi alanında değirmenlerin önem kazanması, Kuşadası’nın içme suyunu sağlayan Değirmenderesi kaynağının korunuyor olması, buradaki manastırı yeniden ayağa kaldırmaya yol açmıştır. 1814’te yeniden kurulan Zoodohu Pigi Manastırı; Değirmenderesi alanındaki geniş arazileri tarıma açarak kullanması, kurduğu su değirmenleri ile bir ekonomik güç yaratması sonucu 200 din adamını barındıracak konuma gelmiş ve adeta Kurşunlu Manastırı’nın yerini almıştır. (3)
Anaia 4. yy’dan 9. yy’a kadar Efes’e bağlı piskoposluk olarak İznik Konsülü’nde temsilci bulundurmuştur. Belgelerde, 1229 tarihinde son piskopos olarak Protosyngelos Athanasios’un adı geçmektedir.
AZİZ YORGO KATEDRALİ
Kuşadası 1575’ten itibaren Aydın Vilayeti İzmir Sancağı’nın bir kazasıdır. Selçuk nahiyesi ise kazaya bağlıdır. 19. yy’da yayımlanan Aydın Vilayeti Salnameleri’nde kaza merkezi nüfusu 6.500-7.800’dür.
Şemseddin Sami 1894 tarihli kitabında şehir nüfusunu 6.900 olarak belirtir.(4)
Ayrıca Fransız gezgin Vital de aynı rakamı verir.(5)
Bir liman kasabası olarak Kuşadası 19. yy’da kozmopolit bir yerdir. Nüfusu yoğun olmasa da kentte; Rumlar, Yahudiler, Ermeniler ve Avrupalı uluslardan kişiler (“yabancılar”) bulunmaktadır.
1661’deki kayıtlarda Kuşadası’nda 79 Ortodoks ailenin (yaklaşık 260 kişi) ikamet ettiği belirtilmektedir. Bu tarihten itibaren bir kiliselerinin olması mantıklıdır ve bunun maşatlık alanında bulunan Defin Kilisesi olduğu söylenebilir.(6)
1701 yılında Kuşadası’na geldiği belirtilen İngiliz gezgin John Heyman, limanın karşısında bulunan Kilise Tepe (Kese Dağı) yamacında Rum Ortodoks Kilisesi’nden söz eder.
1702 yılında Kuşadası’nı ziyaret eden Fransız gezgin Joseph Piton de Tourneforte;
“Aya Yorgo Kilisesi, limanı çepeçevre kuşatan tepedeki kenar mahallede yer almaktadır.” der.(7)
Gezgin Jan Schmidt “Gezgin Notları.1717-1727” kitabında, 18. yüzyıl ilk çeyreğinde kente gelir ve Kuşadası’nı anlatılır.
“Kasabanın aşağı yerleri Türkler tarafından nüfuslanmış ve taş duvarlarla çevrili idi. Ve kasabanın yukarısı yokuşlu kaya bir tepenin karşısında tiyatro tarzında inşa edilmiş Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerle nüfuslanmıştı. (…) Denizin üstüne doğru çıkıntı yapmış bir kayanın üzerine inşa edilmiş olan Grek Kilisesi’ni ziyaret ettik. Kilisenin duvarında biraz yazı (kitabe) bulduk; onu kopyaladık.” der.
1740’ta Kuşadası’na gelen seyyah Richard Pococke Kuşadası kaza merkezinde Rum vatandaşların 200 civarında evinin olduğunu belirtmiştir. Pococke Kese Dağı (Kilise Tepe) yamacından söz ederek;
“burada 200 ev ve bir kiliseden oluşan büyük bir mahalle vardır. Mahallenin kurulduğu Aziz Elias Tepesi’nin zirvesinde de bazı harabeler bulunmaktadır.” der.
Kese Dağı’nın üst kesiminde Aziz Elias adına 11-13. yy’da bir şapelin inşa edildiği bazı kaynaklarda da belirtilmektedir.
Anadolu Rumlarının Efes kentinin tarih sahnesinden silinmesinden bu yana bölgede varolduğu, 18. yy’da Tire’de ve Kuşadası’na bağlı Selçuk nahiyesinin merkezi Şirince’de önemli nüfusa sahip olduğu bilinmektedir. Kuşadası kaza merkezinde de 18. yy başından itibaren önemli bir nüfus oluşmuştur. Rumların yerleşimleri kentin limana bakan yamaç alanındadır ve burada “Defin Kilisesi” olarak adlandırılan bir kiliseleri bulunmaktadır. 18. yy. sonuna doğru ise Efes Metropolitliği’ne bağlı Aziz Yorgo Katedrali’ni yapmışlardır.
Rumlar mahallelerine, 1860’lı yıllardaki Girit mücadelesini destekleme adına “Hanya” adını vermişlerdir.
Ticari yaşamı hızla gelişen Kuşadası’na 18. yy ortalarından itibaren önemli sayıda Rum nüfus yerleşmeye başlar. Defin Kilisesi nüfusa yetmediği için, bundan biraz daha üst taraftaki alana Aziz Yorgo Katedrali inşa edilir. Bu çalışmaya Manolakis Benlioğlu önderliğinde başlanır. 1733 doğumlu Manolakis Benlioğlu Tireli bir Rum tüccardır. 18 yaşında Kuşadası’na yerleşir ve burada ticari yaşamını sürdürür.1780’lerde önemli bir nüfusa erişen Rumların toplum lideri (Kocabaşı-Demogerontes’i) konumundadır ve Rumların bir cemaat haline gelmesi için çaba sarf eder. Benlioğlu ailesi kuşaklar boyu Rum topluluk üzerinde etkili olmuştur.
1780’de Fener Rum Ortodoks Patriği ve Osmanlı’dan gerekli izinler alınarak Aziz Yorgo Kilisesi’nin yapımına başlanır. Kilisenin mimarı ise Samos’lu mimar İonni Katziantonaki olur. Bu yeni kilise 1794 yılında tamamlanarak hizmete açılır. 19. yüzyılda Efes Metropolitliği’nin önemli bir merkezi olmasından dolayı kilise statüsü katedrale yükseltilir ve piskoposluk olur.
Bugünkü Bezirgan Sokak’ta yapılan katedralin; yaklaşık 3 dönüme yakın yamaç alanı düzleştirilir. Denize bakan yamaç tarafı yüksek ve kalın bir duvarla çevrilidir. Yaklaşık 10 dönümlük alanda; kilisenin mezarlık ve maşatlığı Küçük Ada’ya bakan kuzeybatı tarafındadır. Burada Defin Kilisesi de dediğimiz küçük kilise bulunmaktadır. Katedralin üst yamacında papaz evleri, domuz ahırları, su sarnıcı vb müştemilat bulunur. Limandan bakıldığında Aziz Yorgo Katedrali yüksek duvarlarıyla görkemli bir görünüme sahip idi.
1780’de Aya Yorgo Katedrali’nin görkemli biçimde bugünkü Bezirgan Sokak üzerinde inşa edilmesi ile birlikte kentin Rum nüfusu daha da artar.
“Küçük Asya’nın Halkları ve Irkları” kitabında Yiorgi Kleanthus Skalieri; ‘Aya Yorgo Kilisesi’nin 1899’dan sonra Söke’deki Aneon Metropolitliği’ne bağlandığı, Patrikhane çatısı altında toplanan 24 metropolitlik içinde Aneon’un 23. sırada yer aldığı, Aydın Vilayeti sınırları içinde; (Aydın, Tire, Menteş, Milas, Sivrihisar başta olmak üzere) 22 yerleşim merkezinin bu metropolitlik içinde olduğu’nu belirtir.” (8)
NEA EPHESEA RUM HASTANESİ
5 Mayıs 1756’de Dimogerontia lideri Manolakis Benlioğlu öncülüğünde Bezirgan Sokak üzerinde, Aziz Pantelemion’a ithaf edilen (Nea Ephesea) Yeni Efes Hastanesi kurulmuştur.10 yataklı hastanenin; 5 Nisan 1852’de Efes Metropoliti Anthimius III ve Kuşadası Rum Cemaati Heyeti (Dimogerontia) kararıyla “temelden yenilenmesine” karar verilir. Yenilenme 5 Mayıs 1865’te bitirilir. (Bilgi: Nea Ephesea Hastanesi kuruluş kitabesi-1 Eylül 1866)
(Aynı tarihlerde (1860’da) bugünkü İbramaki Sanat Galerisi alanında Memleket (Guraba) Hastanesi’nin açıldığını da belirtmek gerekir.)
Hastanenin kuruluşu ve yaklaşık 160 yıl görev yapmasında Rum kökenli Benlioğlu ailesinin kuşaktan kuşağa liderliği ve katkısı önemlidir. Ailenin Rum cemaatine bu liderliği 1750’lerde Manolakis Benlioğlu ile başlamış ve 1870’lerde Emanuel Benlioğlu ile devam etmiştir.
1829’da Dimogerontia Konstantin Benlioğlu öncülüğünde, Aya Yorgo Katedrali içindeki dinsel okuldan ayrı olarak Bezirgan Sokak’ta bir de seküler okul açılır.
Nea Ephesea Rum Hastanesi ve çevresinin 29 Mayıs 1915’te Fransız savaş gemisi Kleber, 5 Haziran 1916’da ise İngiliz savaş gemisi HMS Europa tarafından bombalandığı ve hastanenin de tamamen yıkıldığı bilinmektedir.
(Hastanenin Rose Pansiyon alanı olduğunu söyleyebiliriz. Bu alanın bir bölümü de hamam idi. Hamamı da Bayraktar Market alanı olarak düşünebiliriz.)
1821 Osmanlı kayıtlarında yapılan ilk nüfus sayımında Kuşadası kazasındaki gayrimüslim hane sayısı şöyledir: “311 Rumiyan, 33 Yahudiyan, 24 Ermeniyan.” (9)
Yani kentte 1.000 civarında Rum, 100 civarında Yahudi ve 75 kişi civarında da Ermeni bulunmaktadır.
1897 tarihli Aydın Vilayeti Salnamesi’nde kent merkezi nüfusu (kadın-erkek) 7.623 olarak belirtilir. Bunların 3.909’u Müslüman ve 3.165’i Rum vatandaştır. Ayrıca; kaza nüfusuna dahil tüm Ermeni, Yahudi ve “teba-i ecnebiye” kent merkezinde yaşamaktadır.
1900 Salnamesi’nde ise kent merkezi nüfusu 7.709’dur. Müslüman 3.909, Rum 3.247, Ermeni 96, Musevi (Yahudi) 158, yabancı 175 ve “ecnebi” 124’tür.
1908 nüfusu 9.235 olarak verilmiştir.
1910 basımı “Resimli ve Haritalı Coğrafya-i Osmani/ Saffet. İstanbul. 1328” adlı kitapta kent nüfusu 7.000 olarak verilir.
Anadolu Kurtuluş Savaşı sonrası 1922’de Rumlar Kuşadası’nı terk eder.1923’de nüfus 1.110 hanede 5.015’dir. Ve 158’i gayrimüslim’dir.
****
“DOMATA-ZABITA” OSMAN ESKİCİ ANLATIYOR
(Osman abi ile 2 Nisan 2003’te yaptığım sohbetin sadece Aya Yorgo Katedrali ve Maşatlığı bölümünü buraya aldım. Kendisini 21.3.2007’de yıldızlara uğurladık.)
-Şimdi mezarlıklara devam edelim. Yukarıda Rum Mezarlığı... Kilise Mezarlığı ve Maşatlık var.
*Şimdi iki tane kilise. Bir büyük ayin kilisesi. Benim arsa... Belediye’den ben satın almıştım arsaya.
-Dediğin Bezirgan Sokak’ın olduğu yer. Senin apartmanın olduğu yer ana kilise binası.
*Bezirgan Sokak’ın olduğu yer. Ali Kalfa; Ali İnan’ın karşısı. İnşaata başlarken, kilisenin mihrabı dahi duruyodu içinde.
-Seninki orada hangi apartman?
*Ölmez Apartmanı.
-Aah, ah!. Sen de bir tarihi burada katletmişsin.
*Eee; şeyi kalmamıştı. Binası yıkılmış. Özelliği kalmamıştı. Mihrabın yarısı kalmıştı.
-“Mihrabın yarısı” dediğin o köşede, oralarda ne vardı?
*Arka tarafta yüksek bi duvar vardı. Halen daha bi kısmı var. Oraya (benim arsaya-bn) kadar geliyodu. Mezbelelik, çöplüktü.
-O zaman mihrap senin binanın güney köşesinde mi?
*Doğu köşesindeydi. Özelliği kalmamış. Esas (belediye olarak-bn) hazineye sattığımız yer Rum Mezarlığı. Defin Kilisesi...
-Bu dediğin yer tam neresi? Defin Kilisesi de şimdiki kaymakamlık evinin olduğu yerde mi?
*Kaymakam Evi’nin... Yani devlet böyüklene misafirhane olarak yapılan o yerin 450 metrekarelik kısmı. Benim albümde var onun fotoğrafları. Yıkılmamış duvarları. Kilisesi milisesi görünüyo. Bir de içinde üç tane dehliz...Ben 1 Mayıs 1944’de Belediye Zabıta memuru olduğumda benim mıntıkamdı orası. Gittim, onları gördüm.
-Ne var?
*Kemik... Mezarlar az çok belli; çukurları, şeyleri. Horasandan yapılmış içleri; mezarlar.
-Kaç tane mezar vardı böyle yapılmış? Çok muydu?
*Valla ben şeylere sordum. Havva Sert vardı orda.
-Biliyorum Havana Sert’i.
*Dedi; “20-30 tane biliyom ben, vardı” (dedi-bn).
-Yani böyle kazılmış ve duvarları horasanla sıvanmış…
*Haa; hazır mezar. Üstlerinin kapakları bile var. Taştan oyma.
-Şimdi ne yapıyorlarmış o zaman Rumlar? Yöntemleri neymiş?
*Ölünce, defin için Defin Kilisesi’ne geliyo. Orada bizim gasılhane dediğimiz (ölü-bn) yıkama yerleri gibi yerleri vardın demek onların da. Yıkıyola mıdın, tütsülüyola mıdın bilmiyoz gari nasıl. Dini icaplana göre... Mezara konuyo. Başında levhası yazıp konuyo. Öldüğü tarih yazıyo... Beş yıl sonra...
-5 yıl boyunca o horasan sıvalı mezarlıkta duruyor.
*Haa...5 yıl sonra çıkarılıyo. Böyük brandadan yapılmış torbala. Torbalan içine konuyo.
-Yani ölünün etleri metleri artık sıyrılmış ve yok olmuş. Sadece kemik kalmış.
*Yalnız kemik kalmış. Etiket yazılı üstünde.
-Kemiklerin hepsini torbaya koyuyorlar. Üzerine kime ait olduğunu belirten etiket yazıyorlar.
*(Torbanın-bn) ağzını büzüp, bağlayıp, etiket koyuyola. Yazıyo mesela; Vasil oğlu Dimitri. Doğum tarihi bu; ölüm tarihi bu. Bizim mezar taşlanda olduğu gibi. Ön taraftakiler şey olmuştu (torbalar çürümüş ve kemikler dağılmıştı-bn). Hava aldığı için mi ne. Dip taraftakiler… Dipte olanların brandaları eskimemiş bi kısmının. Benim mıntıkam... Görünce, benim acayibime gitti. Gittim Belediye Başkanı’na bi yazı yazdım. Durum bööle, bööle. Bu Rum Mazarlığı’nda...
-Buraya Maşatlık mı diyeceğiz.
*Maşatlık... Maşatlık’ta bütün insan kemikleri yerlerde. Gelen giden çiğniyo. Bunları buradan kaldırmamız gerekmektedir. Emirlerinizi; deye yazdım.
-O zaman Belediye Başkanı kim?
*Fuat Akdoğan...
-1943-’46 dönemi Kuşadası Belediye Başkanı. Senin anlattığın tarih neydi?
*1944...
-Şimdi burada üç tane dehliz var dedin. Bu dehlizler tam Kaymakamlık Evi’nin...
*Evin altında ve ağızları güneye... Bööle güneybatıya doğru bakıyo. Şeyleri (kapalı yeri, dip tarafı-bn) kuzeye doğru bakıyo.
-Bu dehlizlerin derinlikleri ne?
*10 metre falan var derinlikleri.
-Yani tavanı 10 metre falan yüksek
*Yok, tavanı değil, derinliği.
-Haa; yani uzunluğu.
*Derinliği; uzunluğu. 1.50-2 metre arasında yüksekliği var.
-Yani dip taraftakiler mi bozulmamış.
*Bozulmuş da, yani etiketleri metiketleri... Branda olduğu belli.
-Peki; kemikleri böyle kafa, kol, bacak diye ayırmışlar mı?
*Yok, yok. Bi insanın kemiklene bi torba içine koymuşla.
-Ne kadar kemik vardı burada?
*Eh işte anlatcam ona. Çağırdı (Belediye Başkanı-bn) bene. “Aferim” dedi. “Onla da insan. Çiğnenmesin, günahtır. Bunlara, ben yer tespit edem mezarlıkta. Adam tutalım; orya çukur kazalım bunlara” dedi. “Orya taşıyalım. Hiç kemik kalmayıncaya kadar taşıyalım” dedi. Bakmışla, (mezarlıkta kazılacak yere-bn) işaret koydurmuşla... Belediye Kalfası vardın o zaman.
-Kim?
*Mehmet Kiremitçi deye bi şey vardı. (Sonra-bn) Osman Aran vardı. Onla işaretlene koymuşla. (Mezar yerini kazacak-bn) adamla geldi. Artık 5’e 5 mi; 10’a 10 mu? Öööle bi çukur. 1 metreden derin kazıldı.
-Bugünkü Belediye/ Adalızade Mezarlığı’nın neresine kazıldı?
*İki mezarlığın arasında bi yol vardı. Ana mezarlıkta... Bahriye’nin mezarı var ya. Onun yanından; aradan bir yol geçerdi. Doğuya doğru. O yola hiç ölü gömülmemiş. Onun en sonuna.
-Yani Hasan Denizel’in mezar tarafına… Bir tane oraya. Peki başka kemik gömmek için kazılan yer var mı?
*Başka yok.
-Peki. Bazıları der ki; Hasan Reis’in mezarının altına da kazılmış derler.
*Yok, yok, Yalan, yalan.
-Bir tane de mezarlığa girişteki kulübenin arkasına... Vergi Dairesi tarafına da kazılmış derler falan. Ben çocukluğumda orada çukurlarda toplu kemikler gördüm. O zaman o mezarlıkta kazılan mezarlardan çıkan kemikleri mi böyle toplu yere gömdüler?
*Belki, belki. Yani Rumlar...
-Onlar sadece oraya, ortaya gömüldü diyorsun.
*Gömüldü. Üzerine iki üç at arabası kireç tozu geldi, serpildi, kapatıldı. Benim aklıma geldi. Sayın başkanım. Bizim ölümüz öldüğünde biz bi fatiha okuyoz; bilmem ne yapıyoz. “Eee” dedi; “kime okutcaz bunlara fatiha” dedi. Bi Şarap Ömer var dedim. Bu dedim Türk ama... Papaz bunu evlatlık almış; o büyütmüş. Bu Kireç’len meyhanesinde bööle Rumca bi şeyle söylüyo dedim. “Ee; bak konuş. Yapasa, yaptır.” Gittim; Şarap Ömer’e buldum. Dedim bööle, bööle. Belediye Reisi senden rica ediyo. Bu bööle, bööle yaptık. Rumların Maşatlık’taki kemiklene şey yaptık. Süpürttürdüm bile, tozuna toprağına. “Tamam Osman” dedi. “Ne zaman istersen gidelim.” Ve bizim rahmetli Komser Musta’fendi (Belediye Zabıta Komiseri Mustafa Sözer-bn) de geldi.
-Mustafa Amca’nın soyadı Sözer. Peki bu Şarap Ömer’in soyadı, ya da lakabları…
*Kimsesi yok. Bu şeylerle; Balıkçı Recep’lerle beraber gelmiş Rodos’tan burya.
-Ha aslı Rodoslu.
*Rodos’lu. Onu da hatırlatan bize Bozdoğanlı’nın güveysi Hasan Özyalçın. O da Zabıta Memuru’ydu. O şey yaptı; hatırlattı. “Osman” dedi. “Koşturuyon o gada” dedi. Bööle, bööle. “Şarap Ömer’e... Papaz yardımcısı o.” dedi.
-Rumca Hristiyan dualarını biliyor.
*Ha, biliyo. Ben sene dedim bi galon şarap alıvercem. “Tamam” dedi. Gittik; okudu, üfledi. Biz de fatiha okuduk. Allah dininde dinlendirsin. Bunlar da insan... Rum'dur bilmem nedir.
-Tabii; onlar da bu ülkenin vatandaşlarıydı. Savaşlar insanları birbirinden ayırdı; mahvetti.
*Haa… Bu ülkenin vatandaşlarıydılar. O işi ööle yaptık, kapattık. Ondan sona Gümrük’e satıldı orası. Gümrük Müdürlüğü binası yapılmak üzere. 450 metreden 45 liraya mı; 4.5 liraya mı..
-Yine 1944’ler falan.
*Haa. Gümrük de tabii; tapusu hazine üzerine çıkıyo. Gümrük binası yapılmayınca, Vali mi şey yaptı. Kuşadası’nda Kaymakam evi olsun, hem vali evi olsun deye. Devlet büyükleri misafirhanesi adı altında işte o kaymakamlık evi yapıldı.
-Maşatlık’tan kaç traktör kemik götürüp gömdünüz mezarlığa?
*15 gün çektik. 15 güün!. At arabasıyla… Traktör neerde!. 15 gün...
-Günde iki sefer mi yaptınız?
*İki sefer, üç sefer, dört sefer. 15 gün... Bazen çekmediğimiz gün oluyodu. Mahalle çöpünü de o araba topluyodu. Yetiştiremiyodu bi tanesi. Haftada bi gün, iki gün de çöpe alıyoduk.
-O zaman 10 gün; günde üç sefer yaptınız temiz olarak.
*Zati şeyleri alıp... Arabanın içinde branda yazılı. Bizim çöpçüle alıp; ellenlen mellenlen, arabanın içine atıyolardı.
-Peki; daha sonra Kaymamaklık evi kazıldığı zaman da üç beş mezar falan çıkmış gibi şeyler söylerler.
*Haa; temele gazılırkene üç beş mezar daha çıktı. Ama çok fazla değil. Yani Maşatlık gibi toplu mezar yeri değil.
(“Kuşadası Kent ve İnsan Söyleşileri-3. Domata Osman Eskici Sohbeti”/ Şenol Eskin-Say.80-84/ 1. Baskı 2018.
--------
DİPNOTLAR
(1):Sadece 19. yy’a kadar değil, günümüzde de dinsel ritüel ve inanışlar bazı insanların yaşamında baskın durumda. Örneğin; Maya takvimine dayanan inanışa göre “21 Aralık 2012’de kıyametin kopacağı, kıyametten yeryüzünde sadece Selçuk-Şirince ile Fransa'nın güneyindeki Bugarach Köyü’nün etkilenmeyeceği” ve yine kehanetlere göre “İsa’nın 22 Aralık'ta Şirince’de yeniden dünyaya geleceği”… O günlerde ritüelseverler tarafından Şirince’ye korkunç bir yoğunluk yaşatılmıştı.
(2):Kuşadası’nın Kültür Zenginliklerinden Kadıkalesi Kazısı- Prof.Dr. Zeynep Mercangöz. Geçmişten Geleceğe Kuşadası Sempozyumu-2/ 2008-Say.22
(3):Bkz. Kuşadası Şehri Tarihi/Değirmenderesi Zoodohu Pigi Manastırı- 1. Bölüm)
(4):Kamus’ül-Alam- “Kuşadası” maddesi
(5):La Turquie D’Asia Geographie Administritive- Vital Cuinet. Paris-1894
(6)Bu bölümün sonunda “Domata” Osman Eskici ile yapılmış sohbette “Maşatlık” konusu açılmaktadır.
(7):Tourneforte Seyahatnamesi- Joseph Piton de Tourneforte. Kitap Yayınevi-2005
(8):Yunan Kaynaklarında Kuşadası (1876-1923)- Yar.Doç.Dr.Engin Berber. Geçmişten Geleceğe Kuşadası Sempozyumu/ 2000-Say.296
(9):Osmanlı İmparatorluğu’nda İlk Nüfus Sayımı- E. Ziya Karal. Ankara 1997/ Say.134-137
(SON)