Özgür Üniversite

Call Directions Website Contact the university

Özgür Üniversite www.ozguruniversite.org "En sonunda, insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu alanda çaba harcıyor. II.

Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış - veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun manevi olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır." Karl Marx
Felsefenin Sefaleti

Burjuva uygarlığı insanı üreten ve tüketen bir makinaya dönüştürüyor. Öyle ki, insanlar ne kadar çok tüketirlerse o kadar "mutlu" olacaklarını, "refahlarının" artacağını, "insanlaşacaklarını" sanıyorlar... Geçerli üretim tarzı sadece %20'yi daha çok tüketir hale getirebiliyor ama geriye kalan %80 de %20'yi taklit edebileceği, bunun mümkün ve gerekli olduğu kuruntusuyla "yaşıyor..." Elbette olumsuzluk sadece %20'nin %80 aleyhine "zenginleşmesi," tüketebilir duruma gelmesi değil. Bu kadarı bile ekolojik dengelerin bozulması ve geri dönüşü olmayan çevre tahribatı pahasına gerçekleşiyor. Velhâsıl kapitalist sistem her seferinde daha çok gereksiz şey üretiyor ve bunu da gerekli olanın üretilmesini engelleyerek yapıyor. Daha da önemlisi her ileri aşamada ekolojik riskleri büyütüyor ve insanlığı geri dönüşü olmayan bir eşiğe doğru sürüklüyor. Birincisi, bu sürdürülebilir bir durum değildir; ikincisi, geç kalındığı, vakitlice hareket edilmediği takdirde, insanlığın kendi kendini yok etmesi çok uzak bir ihtimal değildir. Böylesi bir dünya'da ve insanlık böylesi bir kavşağa gelmişken "bilim" denilen nerede duruyor? Üniversite denilen veya kapısında öyle yazılan kurumlar da dahil, tüm eğitim kurumları söz konusu süreci sadece "normal," "arzulanır" olarak değil, aynı zamanda "seçeneksiz" olarak da sunuyor. Bu yüzden dağa taşa "başka seçenek yok" sloganını yazıyorlar... Velhasıl kendinden menkul "bilim" şimdilik kepazeliği yüceltmekle meşgul...

İnsana, topluma, onun sorunlarına bu ölçüde yabancılaşmış bir "zihinsel faaliyet" hâlâ bilim tanımını hak ediyor mu? Kendi etiğine ve misyonuna bu ölçüde yabancılaşmış bir bilim, mümkünmüdür, bir entellektüel faaliyet olabilir mi? Şeylerin, olguların, süreçlerin gerçek nedenini sorgulamayan bir bilim ne demektir? Olup - bitenlerin neden ve nasılını sorgulamaktan aciz bir bilim olabilir mi? ideali, etiği ve ütopyası olmayan bir insan, insanlık ve toplum düzeni olabilir mi? Yegane ereği tüketmek olan ve öyle "proglamlanmış" insanlardan oluşan bir insanlık toplumu, mümkün ve sürdürülebilir midir? Bilim, eğer şeylerin neden ve nasılını bilince çıkarıyorsa gerçek anlamda bilim tanımını hak eder. Dolayısıyla, mal satmanın, kâr etmenin, bu amaçla insanları alıklaştırmanın, ahmaklaştırmanın hizmetinde bir bilim olabilir mi? Yegane ereği yaşamı anlamlı kılmak, güzelleştirmek olan sanat bu ölçüde paralılaşır, metalaşır, şeyleşir, yozlaşırsa, geriye sanat tanımına uygun birşeyler kalır mı?
İşte Özgür Üniversite bu kör gidişten, anlam kaybından rahatsız olanların bir araya gelip birşeyler yapmaya çabaladıkları bir "yerdir..." Dersler, seminerler, konferanslar ve yayınlar, olup-bitenleri bilince çıkarmayı ve bir karşıduruşu mayalandırmayı amaçlıyor. Bilimsel ve estetik faaliyetin yozlaşmasına ve yozlaşmanın ortaya çıkardığı olumsuzluğa ısrarla dikkat çekmek istiyor. Bu çabaya samimiyetle katılmak, olup-bitenlerin kimin için ne anlama geldiğinin anlaşılmasına katkıda bulunmak istiyorsanız, mevcut süreçlerin ve eğilimlerin tersine çevrilmesinin mümkün ve gerekli olduğunu düşünüyorsanız, gerçekten etik kaygılar taşıyorsanız, sizi derslere, araştırma-seminer ve tez çalışmalarına, konferanslarımıza, yayınlarımızı okumaya ve okunmasını sağlamaya davet ediyoruz. Eğer, "eskisi gibi" yaşamaktan rahatsız değilseniz, "böyle gitmesinde" bir sakınca görmüyor, rahatsızlık duymuyorsanız; Barlar-cafeler sizi bekliyor. İnsan için olan araçları "amaç" edinmişseniz, yada daha ilerisi bu araçların nesnesi haline dönüşmüşseniz internette chat yapıp giydiğiniz elbise ve ayakkabının markasını yarıştırıp, cep telefonunuzun performansıyla öğünebilirsiniz, mankenlerin maceraları, insanı alıklaştıran televizyon dizileri ve paralı yarışma programlarının yararları, vb. üzerine derin tartışmalar yapabilirsiniz. Dolayısıyla Özgür Üniversite'de size yer yoktur. Bu ikisi arasında orta yerde duranlar da aslında dışarda duranlardır; Zira, bir orta yol mümkün değildir...
Özgür Üniversite gönüllü bir kurumdur. Devlet ve sermaye karşısında tam bağımsızdır. Öğretim üyeleri bilgi ticaretine dahil değillerdir. Dersleri para karşılığında vermezler. Zaten Özgür Üniversite "parayla bilim ve sanat olmaz" parolasıyla yoluna devam etmek istiyor.

Özgür Üniversite'de çalışanlar gönüllü olmakla birlikte, bir meta toplumunda yaşamaktan kaynaklanan sorunlardan muaf değil... Bina kirası, telefon-fax, elektirik, ısınma, vb gibi faturaları ödemek zorunda... Bu yüzden öğrencilerin bu harcamalara ortak olması gerekiyor. Aksi halde öğretim üyelerinin bu giderleri de karşılaması gerekecek... Böyle birşey de imkânsız değilse de haksızdır. Onun için her ders yılı dönem başında öğrencilerden alınan "sembolik" katkı payını aksatmadan ödemeniz hem etik bir gereklilik, hem de Özgür Üniversite faaliyetlerinin sürdürülebilmesi için bir zorunluluktur. Elinizdeki "kitapcığı" dikkatle okuyunuz. Eğer bu çatı altında yapılan ve yapılmak istenen şeylerin gerekliliğine inanıyor ve gerçekten birşeyler yapmak istiyorsanız, durumunuza uygun dersleri seçebilir, duruma göre araştırma gruplarından birine de katılabilirsiniz. Bu arada Özgür Üniversite'nin pratik sorunlarıyla da ilgilenmeniz arzulanır birşeydir. TÜRKİYE ve ORTADOĞU FORUMU VAKFI
ÖZGÜR ÜNİVERSİTE KURULUŞ BİLDİRGESİI.

İnsanlık üçüncü bin yıla giriyor ve içine girilen yeni bin yılın insanlığa refah, barış, demokrasi getireceği, insanlığın nihayet kurtuluş yoluna girdiği ve geçmiş dönemin engellerinin ve "kötü" kalıntılarının artık aşıldığı görüşü, başta medya olmak üzere her türlü araçla Dünyanın dört bir yanına yayılıyor. Küreselleşme, piyasa ekonomisi, liberal demokrasi, enformasyon toplumu, bilgi çağı, insan hakları retoriği vb. aslında sermayenin küresel saldırısını gizleme, olmazsa, "meşrulaştırıp" kabullendirme amacı taşıyor. Söz konusu olan, Avrupa-merkezli ideolojik saldırıdır. Bu amaçla kafaları bulandırmaya yönelik kavramlar piyasaya sürülüyor. (Post-modern, post-endüstriyel, post-fordist, post-keynezyen, post-hegamonik, post-westfalya, post-sovyetik, post-uluslararası vb.) Küreselleşme çağının tüm bu ideolojik saldırılarının bir tek amacı var: İnsanı tarihin öznesi olmaktan çıkarmak�Bu saldırı, insan iradesinin hiçbir güce ve değere sahip olmadığı, insanların tarihin öznesi değil, edilgen, pasif bir "yığın" olduğu, tarih yapmak gibi bir yeteneğinin de mevcut olmadığı ve son tahlilde insanın iradi müdahalesinin hiçbir kıymet-î harbiyesinin bulunmadığı görüşünü yayma amacı taşıyor. Saldırının içerdiği mesaj da şudur: İnsan dönüştüremez, değiştiremez�O halde olup-biteni kabullenmekten, piyasanın kurallarına boyun eğmekten, uyum sağlamaktan başka bir seçeneği yoktur. Oysa asgari muhakeme yeteneğine sahip herkes, bu Dünyada hiçbir şeyin insan iradesi dışında ve ondan bağımsız olarak ortaya çıkmadığını gayet iyi bilir. Eğer bugün insanlığın ezici çoğunluğunu dışlayıp aşağılayan bir "tablo" ortaya çıkmışsa bu, mutlaka birilerinin "bilinçi eyleminin" sonucudur. Bugün bir kaostan söz ediliyorsa; bu bir tesadüf sonucu ortaya çıkmamıştır. Onun da mutlaka bir yaratıcısı vardır ve tamı tamına "örgütlü bir kaostur." Küresel ideolojik saldırının iddia ettiğinin aksine kapitalizmin tarihinin hiçbir döneminde "kendi kendini düzenleyen bir piyasa" mevcut olmamıştır. Zaten olması da mümkün değildir. Amaç, insanın iradi müdahalesini gereksiz, anlamsız, boşuna bir çaba olduğu "bilincini genel bilinç kategorisi haline getirmektir. Bunun gerçekleşmesi, sermayenin önündeki asıl engeli bertaraf etme anlamına gelmektedir. İnsan iradesini yok sayma ve insanı aşağılama anlamına gelen bu saldırının etkinlik sağlamasının başlıca nedeni de, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi çoğunluğun ve "yeryüzünün lanetlilerinin" organik aydınları olması gerekenlerin müdahale yeteneğini ortaya koyamamaları, kendilerinden beklenen yüksekliğe çıkamamış olmalarıdır. İdeolojik alanın sermayenin adamlarının bir çeşit tekeline geçmesi ve gerçeğin safında yer alması gerekenlerin bulundukları mevzilerin de gerisine düşmesi, burjuva ideologlarının meydanı boş bulması "köpeksiz köyde değneksiz dolaşmalarını" kolaylaşmıştır. Yaşanan ideolojik yenilginin gerisinde de, "Avrupa-merkezli" Dünya görüşü bulunuyor. Tüm Dünya'yı kıskacına alan, bilimsel-entelektüel yaratıcılığı dumura uğratan Avrupa-merkezli yabancılaşma, önümüzü görmemizi, yolumuzu bulmamızı zorlaştınyor. Bu gün "geçerli" genel ideolojik çerçevenin gerisinde Avrupa merkezli bir Dünya görüşü, tarih ve toplum anlayışı bulunuyor. Böyle bir ideolojik hegemonya'ya sahip olanlar, aynı zamanda hem Dünyanın haritasını yapanlar hem de isimlendirenlerdir. insanlar kendilerini Avrupa-merkezli ideolojiye göre tanımlıyorlar ve ona göre de tavır alıyorlar. Ve tabii başkalarının yaptığı haritada kendilerine bir yer aramaktan ve başkalarının kendilerine "uygun gördüğü" kimlikten bir türlü yakayı kurtaramıyorlar. Dolayısıyla, söz konusu ideolojik hegemonyanın oluşumu, işlevi, ortaya çıkardığı olumsuzluklarla ilgili ideolojik bir netleşmeye ihtiyaç var. Başka türlü söylenirse, mevcut ideolojik hegemonya ancak bir karşı ideolojik-hegemonyayla aşılabilir. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşma bizi kendimize, toplumumuza ve üzerinde yaşadığımız Dünya'ya yabancılaştırmaktadır. Kaçınılmaz olarak da kendimizi, toplumumuzu ve Dünyayı algılayışımız daha baştan çarpıtılmaktadır. Uzağa gitmeye ve uzun boylu tahlillere gerek yok: Kurduğumuz vakfın adı "Türkiye ve Ortadoğu Forumu'dur." Bu bölge neden Ortadoğu'dur? Buna kim ve neye göre karar veriyor? "Nereye bakıldığından çok nereden hakıldığı önemlidir" denmiştir ve bu boşuna söylenmemiştir. Başka yerlerden bakıldığında bölgenin pekala "Orta-Batı," "Orta-Güney," yada "Orta-Kuzey" olduğu söylenecektir. Dolayısıyla, haritayı kimin yaptığına, adını kimin koyduğuna göre bölgenin görüntüsü farklı olacaktır. Benzer bir durum genel ideolojik çerçeve için de geçerlidir. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmaya karşı çıkmak mutlaka gereklidir ama bir "tersinden-merkezciliğe" ve inkarcılığa düşmemek kaydıyla. Bu çerçevede zaman zaman, bu tür yabancılaşmayı besleyen "kendine özgülük" söylemine de karşı olmak gerekir. Kapitalizmin global saldırısına karşı baskıcı biçimleri de geliştirebilen "kendine özgü" millici egemenlik biçimleri asla alternatif değildir. Aksi halde böyle bir çaba, bir tür merkezcilikten diğerine düşmek, bir tür yabancılaşmayı başka bir tür yabancılaşmayla ikame etmek anlamına gelecektir. Sömürüden ve ideolojik kuşatmadan kopuş, Dünya ölçeğinde bir eylemdir. III. Eğer uygarlık, son analizde tarih yapabilen insanlığın ortak ürünüyse, kaçınılmaz olarak anonimdir ve öyle olmak durumundadır. Dolayısıyla uygarlık burjuvaziyle yaşıt değildir. Sermayenin egemen olmasıyla uygarlık tanımı çarpıtılıp, dejenere edilmiştir. O halde insanlık tarihinin yeniden yazılmaya ihtiyacı var. Tarihin yeniden yazılması da ancak ona ihtiyacı olanların ortak çabasının ürünü olabilir. İşte biz kendi coğrafyamızda ve buradan hareketle bir girişim başlatmak ve başka yerlerdeki benzer çabalara katılmak istiyoruz. Bir Afrika atasözü: "Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir" der. Bu güne kadar tarih hep avcılar tarafından yazıla geldi. Vakit geç olmadan aslanların da kendi tarihlerini yazmaları gerekiyor. Türkiye ve Ortadoğu Forumu bu alanda derin bir duyarlılığın sonucu olarak sahneye çıkıyor. İçine itildiğimiz sayısız yabancılaşmanın gerisinde, kapitalizmin ihtiyacına göre üretilmiş "ısmarlama" bir tarih, toplum, insan ve uygarlık anlayışı versiyonunun egemen kılınması yatıyor. IV. Türkiye'de bilimsel-entelektüel alan, Avrupa merkezli ideolojinin ve onun öz-çocuğu olan resmi ideolojinin hegemonyası altındadır. Böyle bir ideolojik hegemonya ve onun ortaya çıkardığı yabancılaşma bizi kendi insanımıza, toplumumuza, coğrafyamıza yabancılaştırmıştır. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşma, soldan sağa tüm düşünsel akımları az ya da çok, ama mutlaka etkilemekte ve realitenin anlaşılmasının önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır. Öte yandan resmi ideoloji, bilimsel entelektüel faaliyetin içini boşaltıp soysuzlaştıran bir virüs işlevi görmektedir. Daha önceleri resmi ideolojinin yeniden üretim merkezleri işlevi gören okullar ve "üniversiteler" artık "küreselleşme çağında" geleneksel işlevlerine ilave olarak, bilgi ticareti yapılan birer ticari merkez'e dönüştürülmektedirler. Böyle bir sürecin geçerli olduğu koşullarda, kendilerinin ve "başkalarının" da "bilim adamı" dedikleri taife, tam bir profesyonele dönüşmekte, "bilgi" ticaretinin ücretli memurları durumuna düşürülmektedirler. Dolayısıyla, gerçek anlamda bilimin, bilimselliğin, bilim etiğinin, entelektüel dürüstlük ve bilim haysiyetinin bulunması gereken zeminin tam karşıtı bir zemine savrulmaktadırlar. Nasıl etik kaygıları dışlayan bir bilim olmazsa, entelektüel dürüstlüğe ve bilim haysiyetine sahip olmayanların da "bilim adamı" sıfatını hak etmeleri mümkün değildir. Bilimi yüceltmemek kaydıyla (zira bu Dünyada hiçbir şey yüceltilmeyi hak etmez) bilimsel çabayı asıl bulunması gereken, kendi etiğinin ve özgür yaratıcılığının zeminine çekmek, Türkiye ve Ortadoğu Forumu'nun (Özgür Üniversite'nin) duyarlı olduğu son derecede önemli bir sorunudur. Zira, bilim, bilimsellik, bilim adamıyla ilgili çok yaygın bir kafa karışıklığı söz konusudur. Bir akademik ünvana sahip olanın, bilim insanı sayıldığı bir anlayış egemendir. Bu alanda ideolojik bir netleşmeye ihtiyaç var. "Alınan," "verilen" ünvanlar o ünvanlara sahip olanların zorunlu olarak bilim adamı-kadını, bilimle ilgili insanlar olduklan anlamına gelmiyor. Zira burjuva toplumunda ünvan ve diplomanın asıl işlevi ideolojiktir. Diploma ve ünvan, eşitsizliğin, sömürünün, baskının ve hiyerarşinin yeniden üretilmesine hizmet etmektedir. Eğitenlerin de eğitilmeye ihtiyacı vardır. Bugün ideolojik üretim araçları yeniden çoğalmış ve çeşitlenmiştir. Televizyon ve yazılı basın neredeyse okul sistemi kadar, belki ondan daha yaygın bir etkinliğe ulaşmış durumdadır. Bu yüzden bir karşı-hegemonya oluşturma çabası, bu araçları da dikkate almak durumundadır. Zaten karşı hegemonya oluşturmaya yönelik çabalar, ancak ideolojinin üretildiği tüm alanları kapsadığında anlamlı olabilir. V. Bilimden, "enformasyon toplumundan," "bilgi çağından," teknolojik harikalardan çokça söz ediliyor da, bilim denilenin ve teknolojinin hangi amaçla kimler tarafından üretildiği, nasıl kullanıldığı, sonuçlannın kimin için ne ifade ettiğinden pek söz edilmiyor. Ortalama insanı büyüleyen bilimsel, teknolojik, "ilerlemenin" Dünyanın yoksullarını nasıl bir cendereye sokup ezdiği, yoksul çoğunluğu nasıl birer "insan artıkları" durumuna getirdiği nedense pek gündeme getirilmiyor. Onca övünülen teknolojik harikalar, "büyük insanlığı" asgari yaşam araçlarından yoksun bırakan bir sermaye sınıfının tekelinde ve hizmetinde kaldıkça, sosyal ve ekolojik yıkım derinleşiyor. insanı yok sayan sermaye uygarlığı, üretici güçlerin gelişmesinden de sadece maddi üretim araçlannın "etkinliğinin" artmasını anlıyor. Her şey hızla metalaşırken, beyinsel faaliyetin de metalaşması "şeyleşmesi" kaçınılmaz hale geliyor. Dolayısıyla, aklın ve iradenin kurtarılmaya ihtiyacı var. Her türlü insani-toplumsal kaygının dışlandığı bugünün Dünyasında "bilgi"de tekellerin ve "liberal demokrasi" cilası altındaki polis devletlerinin hizmetindedir. Üçüncü Dünyanın siyasal rejimleri tamamiyle kompradorlaşmıştır ve emperyalist sermayenin taşeronu konumuna indirgenmişlerdir.

İnsanlık ve uygarlık böyle bir döneme girmişken, eleştirel bilgi ve düşünce her zamankinden daha büyük gereksinim haline geliyor. Bilimin ve entelektüel yaratıcılığın artık emperyalist sermayenin, komprador burjuvazinin bilgi tacirlerinin ve "neoliberal aydın" bozuntularının sultasından kurtarılmaya ihtiyacı var. Tüm kamusal alanları ve eğitimi metalaştıran, özel yaşama alanlarını da atomize eden kapitalist ideolojik hegemonyaya karşı bayrak açılmadan, ne bilimsel bilgi üretilebilir ne de emekçi sınıfların ideolojik köleliği aşmasının önündeki engeller ortadan kaldırılabilir. Tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin toplumsal kurtuluş ve özgürleşme projelerinin de yaratıcı bir tarzda yeniden üretilmeye ihtiyacı vardır.

İşte Türkiye ve Ortadoğu Forumu böyle bir tespitten yola çıkıyor ve eleştirel bilgiyi emekçi kitlelerin hizmetine sunmanın gerekli ve mümkün olduğunu ilan ediyor. Emekçilerin devletten ve sermayeden bağımsız, eğitim kurumları ve ideolojik müdahale araçları oluşturmaları gerçek bilimin ve eleştirel düşüncenin de bir gereğidir. Zira, gerçeğe ihtiyacı olanlar da bilime ihtiyacı olanlar da onlardır ve "devrimci olan da sadece gerçeğin kendisidir". Sermayenin küresel saldırısından zarar görenler aynı zamanda bilimsel bilgiye ihtiyacı olanlardır. Ve bu coğrafyada ezilen halkların özgürleşme çabası ve onların anti-emperyalist mücadelesi, dayatılan karanlığı ve gericiliği püskürtebilecek potansiyele sahiptir. Geriye potansiyeli bilince çıkarmak, olanaklarını araştırmak kalıyor. Zaten Türkiye ve Ortadoğu Forumu ve Özgür Üniversite'nin varlık nedeni de budur. Forum ve Özgür Üniversite, eleştirel bilimsel bilginin, (zira eleştirel değilse bilim de değildir) yönetilenler, sömürülenler ve ezilen halklar yararına yeniden üretebileceğini kanıtlama iddiasıyla ortaya çıkıyor. Ve işçilerin, işsizlerin, yoksulların, sermaye düzeni tarafından dışlanmışların, kimlikleri bastırılmış halkların, onurlu aydınların ortak çabalarıyla, kendi bilim kurumlarını, kendi "organik aydınlarını" eğitim süreçlerini, kendi dillerini, bilimsel yöntem ve araçlarını, üniversitelerini, tartışma kültürlerini, enstitülerini, yazar ve araştırmacılarını, düşünürlerini yaratabilecek potansiyele fazlasıyla sahip oldukları inancıyla yola çıkıyor. Bu yola çıkarken, Anadolu'nun bağrında boy vermiş bilgelerin, halk filozoflarının, Spartacus'ların, bilim için ateşte yakılmayı göze alan Bruno'nun, Leonardo da Vinci'nin, Paris Komünü aydınlarının, Petersburg'un işçi okuma gruplarının, Babeurıerin, Gramsci'lerin, Politzer'lerin, Kıvılcımlı'ların, Beşikçi'lerin, başta Diyarbakır olmak üzere, tüm zindanları okula çeviren ve aynı cüretle ateşe yürüyen devrimcilerin, Latin Amerika'nın yoksul mahallelerinde halk seminerleri düzenleyen Freire'lerin, işçi eğitimcisi Rosa Luxemburg'un, 1917 sonrası Emekçi Üniversitelerinin, emperyalizme karşı mücadele eden Halk Okulları'nın, okulların birer ticarethane haline getirilmesine karşı direnen öğrencilerin, yazdıkları ve söyledikleri her sözün bedelini ödeyen aydınların, nihayet, Prometeus'un meşalesini taşıyanların yarattığı engin birikimin tüketilemeyeceğini ilan ediyor. Türkiye ve Ortadoğu Forumu'nu kurup, Özgür Üniversite'yi gerçek bir üniversiteye dönüştürmek için yola çıkarken, sorgulayan ve üreten aklın ve iradenin gücüne güvencimiz tamdır. VI. Türkiye'de yönetici sınıfın egemenlik zihniyeti açısından, iddia edildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu'ndan radikal bir kopuşun yaşanmamış olması, tam tersine bu alanda en karanlık mirasın devralınmış olması ve bağnaz bir resmi ideolojinin kesin hakimiyeti, özerk kafaların ve kurumların oluşmasını engellemiştir. Bu yüzden "sivil toplum" örgütü sayılması gereken kurumlar da "sivil" değildir. Sivil toplum örgütleri ya "yarı-resmi" yapılardır ya da resmi ideoloji tarafından esir alınmış olmalarından ötürü içleri boşalmış durumdadır. Böylesi bir ortamda üniversitelerin gelişmesi daha baştan engellenmiştir. Üniversite ancak özerkse üniversite adını hak eder. Üniversite ve özerklik özdeş kavramlardır. Özerk değilse üniversite de değildir. Zira, kendi kendini yönetemeyen ve kendini savunamayan bir kurum üniversite olma iddiasında bulunamaz. Elbette bununla "özerkliği" yüceliyor değiliz. Eğer özerklik, toplumun özgürleşme çabasıyla örtüşüyorsa anlamlıdır. Bugün özerk denilen üniversiteler kâr etmenin araçları olmanın ötesine geçememektedirler ve sömürüyü meşrulaştıran kurumlar durumuna düşürülmüşlerdir. Bu bakımdan üniversite denilen kurumların adlarından başka üniversiteyle ortak bir yanları yoktur. Orta dereceli okulların devamı niteliğinde birer meslek yüksek okulu özelliğindedirler. Eğitimin amacı insan potansiyelini harekete geçirmek olmalıdır. Oysa yapılan bunun tam tersidir. Eğitimin amacı eleştirmeyen, sorgulamayan, düşünmeyen tek tip insan yetiştirme ve insan potansiyelini bastırmak olarak anlaşılmaktadır. Özgür Üniversite bu durumu teşhir ederek, bu alandaki ideolojik yanılsamanın aşılmasına katkıda bulunmayı amaçlıyor. Bu amaçla genel olarak eğitimin, özel olarak da kapitalist toplumdaki eğitimin eleştirel bir değerlendirmesini yapmayı amaçlıyor. Eğitim, bilim, teknoloji vb. ile ilgili yaygın yanılsamanın, ideolojik bulanıklığın aşılması, ancak eleştirel bir yaklaşımla mümkündür...

Bir başka önemli nokta da, bilimin parçalanmışlığı ve dar "uzmanlık" alanlan haline getirilmesiyle ilgilidir. Önce doğa ve insan bilimleri birbirinden koparılmış, sonra da "sosyal bilim" denilen küçük küçük kompartımanlara bölünmüş durumdadır. Oysa, toplumsal realitenin kendisi bir bütündür ve bir bütün olarak var olabilir ve kendini yeniden üretebilir. Elbette herkesin her konuda aynı yetişkinlik düzeyine çıkması mümkün değildir ama, burada bilinçli bir saptırma söz konusudur. Herkesin dar bir alanın uzmanı haline gelmesi, sonuçta bütünün gözden kaçırılması sonucunu doğurmaktadır. Ortalık ağacı gören, ama ormanı göremeyen "uzmanlarla" dolup taşmaktadır ve "uzmanlık" hiçbir şeyden anlamamanın mazereti haline getirilmektedir. Özgür Üniversite eğitim programlarını oluştururken, bu olumsuzluğu da aşmayı amaçlamaktadır. VII. Özgür Üniversite insanlığın bilimsel entelektüel mirasını savunmak ve korumakla yetinmeyip, onun zenginleştirilmesi gerektiği bilinci ile hareket edecektir. Dünyanın başka yerlerindeki benzer çabalara katılarak, katkıda bulunarak, sömürünün, baskının, her türlü toplumsal eşitsizliklerin ve ayrımcılığın olmadığı bir uygarlık yaratmanın mümkün ve gerekli olduğu bilincini ve iradesini oluşturmayı, yaygınlaştırmayı ve bilime gerçekten ihtiyacı olanların bir araya gelip oıtak düşünüp ortak ürettiği bilimsel-entelektüel bir odak olmayı amaçlamaktadır. Ve Özgür Üniversite bu çarpıklığı aşan eğitim programları oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda düzenin savunucularının gözettiği çıkarları reddederek, milliyetçiliğin, şirketleşmiş düşünce müsvettelerinin, sınıfsal, ırksal ve cinsel imtiyazların sorgulandığı bir platform yaratmayı hedeflemektedir. Pedagojik sistemden başlayarak mevcut eğitimin ve bilgi üretme yöntem ve araçlarının radikal bir eleştirisi, yeni ve özgürleştirici bilgi üretmenin biricik yoludur. Özgür Üniversite'ye girişte bilinen anlamda sınav olmadığı gibi eğitim sürecinin hiçbir aşamasında da sınava yer yoktur. Zira, Özgür Üniversite'nin eğitim anlayışı sınavı dışlayan bir anlayıştır. Öğretenin de, öğrenenin de gönüllülüğü esasına dayanan bir eğitim sürecinde, sınavın varlık nedeni ortadan kalkar. Biz yaptığımız eğitimden kuşku duymadığımız için, yaptığımızdan emin olduğumuz için sınavı gerekli görmüyoruz. Kaldı ki, mevcut eğitim kurumlarında sınav, "bilgi ölçme" yöntemi olmaktan çok, doğrudan bir "disiplin" ve baskı aracı olarak kullanılıyor. Aynı şekilde Özgür Üniversite'de diploma da verilmiyor. İki nedenle böyle bir yaklaşım benimseniyor: birincisi burjuva toplumunda genellikle insanlara bir şeyler bildikleri için diploma verilmiyor. Tam tersine diplomaları olduğu için bir şeyler bildikleri var sayılıyor. Dolayısıyla, ilişki terstir. Daha da önemlisi "diploma" bir baskı ve egemenlik aracı olarak kullanılıyor. Diploma hiyerarşinin yeniden üretilmesine hizmet ediyor. Zaten Özgür Üniversite'ye gelenler, kendilerine "hayatımı nasıl kazanabilirim" sorusundan önce, "hayatımın anlamı ne olacak?" sorusunu soranlardır...

Öte yandan Özgür Üniversite hiçbir ideoloji karşısında komplekse kapılmaz. Her şeyin sınırsız bir biçimde tartışılmasından yanadır. "yasak düşünce" kavramını reddeder. Zaten düşünceyi yasaklarla engellemek mümkün de değildir. VlII. Buraya kadar yapılan tespitler ile Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakıf senedinde ifade edilen amaçlar doğrultusunda:
a) Eğitimi çeşitlendirerek sürdürmek,
b) Ülke, bölge ve Dünyayı ilgilendiren sorunlarla ilgili araştırmalar yapmak,
c) Yapılan araştırmaların sonuçlarını yayınlamak da dahil olmak üzere, periyodik yayınlar, kitap, kitapçık ve broşürler çıkarmak,
d) Özellikle bölgeyi ilgilendiren sorunlarla ilgili kongre, konferans, seminer, sempozyum ve çalışma grupları oluşturmak,
e) Vakfın ve Özgür Üniversite'nin amaçları ile örtüşen Dünyanın her yerindeki kurum, kuruluş ve kişilerle yakın temasa geçerek çalışmaları zenginleştirmek,
f) Medya saldırısına bir karşı-izleme ve karşı-bilinç odağı oluşturmak,
g) Ülkeden ve bölgeden gelecek konferans taleplerini karşılayacak bir işleyiş sağlamak,
h) İşçi sınıfının gereksinim duyduğu eğitilmiş kadro ihtiyacının karşılanmasına katkıda bulunmak vb. Vakfın ve Özgür Üniversite'nin önüne koyduğu başlıca etkinlik alanlarıdır. IX. Vakfın ve Özgür Üniversite'nin bilimsel üretimle ilgili temel yaklaşımı "parayla bilim olmaz" şeklinde özetlenebilir. Gerçek anlamda bilimsel üretim ancak gönüllülük ve kişisel motivasyonla mümkündür. Bu bakımdan bütün öteki yaratıcılık alanlarında olduğu gibi, bilim alanında da "memurların" bir işe yaramadığını açıklıkla söylemek mümkündür. Tam tersine memur statüsü bilimin ve bilimselliğin inkârıdır. Zaten tarihte de ilerici ve aydınlık fikirler hep var olan eğitim kurumları dışında, onlara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır ve bunda şaşılacak bir yan yoktur. Egemenlik ilişkisi üreten, o amaçla oluşturulmuş kurumlardan egemenlik ilişkilerini eleştirmelerini beklemek iyimserlik olurdu... Aslında eleştiri vardır ama, orada söz konusu olan "düzen içi" eleştiridir. Zaten o kadarına bizzat düzenin de ihtiyacı vardır. Eleştiri yapılıyor, yapılabiliyor "görüntüsü," hem söz konusu kurumları hem de o kurumlarda çalışan "bilim cemaatının" konumunun meşrulaştırılmasını sağlar. Elbette her zaman istisnalar bulunabilir ama "istisnalar her zaman kuralını geçerliliğini kanıtlamak içindir." Kaide hiçbir zaman bozulmaz...

Gönüllülük esasına dayanan bir anlayış geçerli olsa da, son tahlilde bir meta toplumunda yaşıyoruz. Etkinliklerimiz için mutlaka paraya ihtiyacımız var. Bu kaynak için şimdilik ve en azından geçici bir süre bağışlara dayanmak durumundayız. Yayınlar ve araştırma projelerinden sağlayacağımız gelir, zamanla harcamalarımızı önemli ölçüde karşılayacak düzeye çıkabilir. X. Bilime ihtiyacı olanlar, özgürleşmenin ideolojik köleliği aşmaktan geçtiğine inananlar, kapitalist "küresel püskürtme stratejisi"nin aynı şekilde geri püskürtülebileceğini, bunun insan iradesi dahilinde bir şey olduğunu düşünenler, pasif bir yığını değil, tarihin öznesi olma iddiasını paylaşanlar, sömürü, baskı ve şiddete karşı olanlar, dışlanmışlığın, marjinalleşmenin bir kader olmadığının bilincinde olanlar, aşağılanmış, düşürülmüş insan haysiyetini restore etmekten yana olanlar, Dünyanın zenginliğinin küçük bir şımarık azınlık tarafından yağmalanmasını içine sindiremeyenler, kapitalist yağmanın geri dönülmez toplumsal ve ekolojik felaketler ve yıkımlar yaratması karşısında tepkisiz kalmak istemeyenler, hızla çürürken her şeyi çürüten komprador rejim altında kişisel çıkar hesapları yapmanın anlamsız ve saçma olduğunu görenler, aralamakta olduğumuz yolda bize katılınız. Çoğalarak yürüdüğümüz yolu şenlendiriniz. Davetimiz sizedir... https://www.facebook.com/ozguruniversit

Nurşen Bakır hocamız ile Sinema seminerleri..*************Bir film yalnızca bir film midir?Bir film ne zaman eyleme dönü...
23/09/2026

Nurşen Bakır hocamız ile Sinema seminerleri..
*************
Bir film yalnızca bir film midir?

Bir film ne zaman eyleme dönüşür?

Üçüncü sinema, filmi bir temsil biçimi olmaktan çıkarıp doğrudan mücadelenin parçası hâline getiren deneyimler yarattı.

Bir film yalnızca ne anlattığıyla değil, neyi nasıl görünür kıldığı, nasıl bir bakış kurduğu ve izleyiciyi

Nasıl konumlandırdığıyla da politik bir müdahale alanına dönüşür.

"Sözcükleri, dramatik aksiyonları ve imgeleri yeniden devrimci bir rol oynayabilecekleri,
yararlı olabilecekleri, mücadele içinde silah haline gelecekleri yerlere yerleştirin."

Demir perde kolektifi ile birlikte gerçekleştireceğimiz bu atölyede,

Üçüncü sinema'nın devrimci sinema deneyimlerini izleyip değerlendireceğiz.

Sinemanın dili nasıl bozulur, parçalanır ve yeniden kurulur?

Bugünün koşullarında bir film eyleminin olanaklarını araştıracağız.

Amacımız üçüncü sinema'yı yeniden üretmek değil; onun uzlaşmaz, özgürleştirici

Ve dönüştürücü ruhundan hareketle bugün nasıl başka bir sinema yapılabileceğini birlikte düşünmek.

Nurşen Bakır

Kayıt ve bilgi için: [email protected]

Ressam Haydar Özay yönetiminde yüz yüze, kesintisiz bir şekilde gerçekleştirilen, resim atölyesi yeni dönem kayıtları ba...
23/09/2026

Ressam Haydar Özay yönetiminde yüz yüze, kesintisiz bir şekilde gerçekleştirilen, resim atölyesi yeni dönem kayıtları başladı.

Kayıt ve bilgi için: [email protected]

23/09/2026
2026 güz döneminde, Fatmagül Berktay hocamızı konuk ediyoruz... Kayıt ve bilgi için: seminerler2021@gmail.com
23/09/2026

2026 güz döneminde, Fatmagül Berktay hocamızı konuk ediyoruz...

Kayıt ve bilgi için: [email protected]

Ekosid, Gittikçe Şiddetlenen Çevre Katliamı…Cengiz BaşkayaDoğa günümüzde tarihte hiç görülmediği hız ve ölçüde tahrip ed...
18/09/2026

Ekosid, Gittikçe Şiddetlenen Çevre Katliamı…
Cengiz Başkaya

Doğa günümüzde tarihte hiç görülmediği hız ve ölçüde tahrip ediliyor. İlerlemenin ölçüsü sanki doğayı yenme, alt etme gücü ve hızı oldu. Kutuplardan ekvatora, dağların zirvelerinden denizlerin tabanına Amazon’dan mangrov ormanlarına, büyük nehirlerden küçük ırmaklara, atmosferin bütün katmanlarına, soluduğumuz havaya zarar görmeyen, düzensizleşmeyen doğal yapı kalmadı.
Canlı türler hızla ve telafi edilemeyecek şekilde yok oluyor. Günde ortalama 150 canlı türü kaybediliyor.
Bizler doğanın sahibi değil, onun bir parçasıyız. Antroposentrik (insan merkezli) anlayış diğer canlılar gibi insan türünü de tehlikeye atıyor.
Bütün canlıların ortak biyolojik özellikleri var. Bitkilerle ve diğer canlılarla birçok ortak yanımız var. Yabani otları ve böcekleri öldüren bir kimyasal belirli bir dozda insan dahil bütün canlıları öldürür. Yüksek dozlarda hemen, düşük dozlarda uzun sürede.
Son beş milyon yılda beş büyük yok oluş yaşandı. Beşinci büyük yok oluş 66 milyon yıl önce Yukatan Yarımadası’na düşen ve 200 kilometre genişliğinde bir krater oluşturan gök taşı nedeniyle gerçekleşti. O dönemde yaşayan canlı türlerinin %75’i yok oldu. Bir doğa olayının büyük yok oluş sayılmasında ölçü bitki ve hayvan, bütün canlı türlerinin dörtte üçünden fazlasının kaybolması.
Bundan önceki büyük yok oluşlar tamamen doğanın kendi dinamikleriyle meydan gelmişti. Halen antroposen -insan- çağındayız ve altıncı büyük oluş döneminin içindeyiz. Günümüzde doğal olaylar değil, insan faaliyetleri gezegenimizi şekillendiriyor.
Doğada her yararın bir bedeli var. Örneğin bir noktadan diğerine hızla erişmek doğadan bazı kaynakları eksiltmekle mümkündür. Bir otomobil üretmek için çıkarılan madenler, metalin işlenmesi için kullanılan enerji, plastik parçaların üretilmesi, çevreye zarar veren boyalar, tüketilen petrolün üretiminde kullanılan enerji, çevreye verilen zararlar, petrolün yanmasıyla açığa çıkan ısı ve atmosfere salınan karbondioksit, karbonmonoksit, azot oksitler, hidrokarbonlar, kurum, is, otomobil ekonomik ömrünü doldurduğunda çevreye bırakılan atık yükü gibi.
Gezegenimizin her türlü canlının varlığını sürdürmesini sağlayan hassas ayarları var. Kuzey ve güney kutupları dünyanın serinliğini sağlayan dev klima sistemleri olarak nitelenebilir. Kuzey kutbundaki buzullar bir kara parçası üzerinde değil, Arktik Okyanusu’nun, diğer adıyla Kuzey Buz Denizi’nin üstünde duruyor.
Güney kutbundaki buzullar bir kara parçasının ve dağ sıralarının üzerinde bulunuyor. Grönland’daki buzullar da dünyanın ikliminin dengesinde etkili.
Buzullar güneş ışığının yüzde seksenini geri yansıtıyorlar. Bu olaya albedo etkisi deniyor. Bu etki yer yüzeyinin güneşin yaydığı ısıyı absorbe etmesini kısmen önlüyor. Buzulların erimesi yanında albedo etkisini azaltan diğer bir faktör buzullarda giderek artan kararma. Kararmanın nedeni kömür ve petrol gibi fosil yakıtların neden olduğu hava kirliliği.
Buzulların hızla erimesinin sebebi fazla miktarda yakıt kullanımı, ormansızlaştırma ve insan faaliyetleri sonucu gittikçe artan sera gazı emisyonlarının neden olduğu küresel ısınma.
Eriyen buzullar denizlere karışıyor. Deniz seviyeleri yükseliyor. Atmosferin giderek ısınması kaçınılmaz olarak deniz suyunu da ısıtıyor. Fizik kuralı gereği ısınan su genleşerek deniz seviyesinin yükselişini arttırıyor.
Dünya nüfusunun beşte biri deniz kıyılarında dar bir bantta yaşıyor.
Büyük çaplı çevre krizi ekolojik yıkımı hızlandırıyor. Teknolojinin ilerlemesi, doğayı dönüştürmeyi kolaylaştırdı. Doğal kaynaklar hızla yok ediliyor. Tür çeşitliliğinin en zengin olduğu bölgeler en şiddetli yıkıma maruz kalıyor.
Güney Amerika, batı ve orta Afrika yağmur ormanları, Endonezya ve güney doğu Asya’daki mangrov ormanları dünya yüzeyinin sadece yüzde altısını kaplıyor. Fakat dünyadaki canlı türlerinin yarısından fazlasını barındırıyorlar. Bu bölgelerde ormanların yakılması, tarım, hayvancılık için alan açılması ve madencilik faaliyetleri büyük çapta doğa tahribatına sebep oluyor. Canlı türlerinin yaşam alanları yok ediliyor.
Yağmur ormanlarının tahrip edilmesi iklimi ve yağmur rejimini değiştiriyor. Bu ormanlar kendi yağmurlarını üretiyor. Çok katmanlı bitki örtüsü aynı genişlikte deniz yüzeyinde oluşan buharlaşmadan dört kat fazla suyu buharlaştırıyor. Amazon ormanları atmosfere yılda 20 milyar ton su buharı salıyor. Bu olgu gökyüzünde görünmeden akan devasa nehirler olarak nitelenebilir. Bu ormanlar sadece bulundukları coğrafyaya değil, mesela Kanada’ya yağış sağlıyor. İnsan kalbinin vücudun her yerine kan pompalaması gibi. Fakat dünyanın kalbi artık çok hasta
Dünyanın bir noktasındaki doğa tahribatı dünyanın her bölgesini dolaylı olarak etkiliyor.
“Amazon ormanlarında kanat çırpan bir kelebek Kuzey Amerika’da bir tayfuna sebep olabilir” deyişi abartılı sayılmaz.
Orman tahribatı yağışları azaltıyor.
Biyoçeşitliliğin azalmasında yaygın neoliberal politikaların da önemli rolü var. Türkiye’den bir örnek verilirse, yüzyıllar boyunca Anadolu’da doğal yöntemlerle 400’den fazla buğday türü oluşturulmuştu. Farklı bölgeler, farklı rakımlar, farklı yağış rejimlerine, farklı toprak yapılarına en uygun türler vardı. 2006 da Dünya Bankası, İMF ve Avrupa Birliğinin baskılarıyla çıkarılan tohum yasalarıyla sertifikasız tohumların ticareti yasaklandı. Sertifika verme yetkisi de özel şirketlere verildi. Ulusötesi şirketlerin patent altına alıp özelleştirdikleri, şirket malı haline getirdikleri genetik modifiye, ikinci yıl ürün vermeyen terminatör gen eklenmiş kör tohumların kullanılması zorunlu haline getirildi. Güney Amerika, Afrika ülkeleri Hindistan gibi ülkeler de karbon kopya tohum yasalarıyla kısıtlı sayıda şirket malı patentli modifiye türlere mahkûm hale getirildi. Yerli türler ekilemeyeceği için kaçınılmaz olarak kaybolup gidecektir.
Kapitalizm niteliği gereği sürekli büyümeyi hedefleyen ve büyümeye mahkum bir sistemdir. Bir şirket rakiplerini geçmek zorundadır. Aksi halde yok olacaktır.
Kaynakların sonsuz olmadığının kabul edilmesi gerekir. Aksi halde duvara çarpmak kaçınılmaz olur.
Okyanuslarda yapılan balina avcılığı teknolojinin kullanılmasıyla o kadar etkili oldu ki, balina popülasyonu yok olma sınırına geldi. Bu risk diğer doğal kaynaklar için de geçerlidir. Dünyanın kaynakları sınırsız değildir.
Devasa balıkçı gemileri ve yüksek teknoloji kullanılarak yapılan endüstriyel balıkçılık denizlerdeki balık popülasyonunun yüzde doksanını yok etti.
Ekolojik kıyım insan türünün varlığını da tehdit eder. Bazı olgularda toplumları yok etmek için doğa kıyımı bir araç olarak kullanılmıştır. Yağmacı Avrupa’lı sömürgeciler Kuzey Amerika’da yerli halkın yaşamaları için gerekli olan bizonları tükenme sınırına getirecek ölçüde öldürdüler. 6O milyon bizon Kızılderili halkı aç bırakıp ölüme terketmek için öldürüldü. Halen Kızılderililer çorak bölgelerde belirlenmiş rezervasyon alanlarına sürülmüş durumdalar. Nükleer denemeler de bu rezervasyon alanlarında yapılıyor. Yani hem bazı bölgelerin ekolojik yapısı bozuluyor hem yerli halkın yok edilme süreci hızlandırılıyor.
Amerika Birleşik Devletleri Vietnam’da da bir ekolojik kıyıma sebep olmuştu. İşgal ettikleri yoğun tropikal yağmur ormanları ve deniz kıyısına yakın bölgelerde mangrov ormanlarıyla kaplıydı. İşgalci ABD ordusuna karşı direnen Vietkong gerillaları sık ormanların içinde saklanıyor ve ani saldırılarla etkili oluyorlardı. ABD ordusu çözümü yoğun orman yapısını yok etmede buldu. Monsanto şirketinin defolyatif (yaprak dökücü) kimyasalı, rengi nedeniyle portakal gazı denilen ajan orange’ı uçaklarla ormanların üzerine püskürttü. Ormanlar kuruyup yok oldu. Bu arada yerli halkı açlığa mahkûm etmek için pirinç tarlalarını zehirlemek de ihmal edilmedi. 1961-1972 yılları arasında 11 milyon galon (42 milyon litre) ajan orange ülke yüzeyine püskürtüldü. Aynı amaçla 8 milyon galon (30 milyon 400 bin litre farklı içerikli kimyasallar da kullanıldı.
Bu uygulamalar insan sağlığı için çok yıkıcı oldu. Ağır anomalili doğumlar yaygın hale geldi. Genetik bozukluklar on yıllarca devam etti. Kanser olguları arttı. Bu kimyasallarla temas eden Amerikalı askerlerde de kanser olguları arttı.
Monsanto Pentagon’a ajan orange satışından 4,5 milyar dolar kazandı. Savaş bitince bu tatlı kazanç sona erecekti. Fakat meşru zeminlerde çare tükenmezdi. Benzeri kimyasallar tarımda zararlı otları yok etmek üzere kullanılabilirdi. Glifosat ve benzeri herbisitler tarımda zararlı otları yok etmek için piyasaya sürüldü. Uygulama dünya çapında yaygınlaştı. Fakat bu kimyasallarla doğrudan temas eden tarım çalışanlarında kanser olguları çok arttı. Monsanto aleyhine binlerce tazminat davası açıldı.
Bir herbisit zararlı otları öldürecekse yetiştirilecek ürünü de öldürecekti. Sonuçta tarımı yapılan bitkilerin biyolojik yapıları yabani olarak nitelenen türlerden farklı değildir. Bu sorunu gidermek için gen teknolojisi devreye sokuldu. Söz konusu ürünlere glifosata direnç geni eklendi.
Artık savaşta kullanılan zehirler her yerde. Dünyada yılda 4 milyon ton pestisit üretiliyor. Yani dünya nüfusu ölçüsünde kişi başı ortalama 0,5 kilogram düşüyor.
Türkiye’de yılda kullanılan pestisit 60 milyon kilogram. Yani kişi başına 0,7 kilogram. Dünya ortalamasının biraz üstünde.
Fakat sorun şu ki, çevreye bir yılda saçılan zehirli kimyasallar o yıl içinde kaybolmuyor. Toprağa, sulara, atmosfere yayılan zehirler etkilerini yıllarca koruyor. Çünkü ilaç diye isimlendirilen bu kimyasal tamamen sentetik bileşikler. Doğa bu bileşikleri zararsız elementlere dönüştüremiyor.
İnsanlar ve hedefte olmayan diğer canlılar, insanlar, arılar, böcekler, kuşlar, balıklar ve diğer bütün canlılar daha önceki yıllarda çevreye yayılan zehirlerin etkisi altında kalmaya devam ediliyor.
Pestisitlerin kullanılmadığı yüzlerce yıl boyunca tarım faaliyetleri doğadaki dengeler sayesinde sürdürülüyordu. Örümcekler ağlarını kurup böcekleri yakalıyordu. Uğur böcekleri yaprak bitleriyle besleniyordu. Kuşlar da böcekleri avlıyordu. Pestisitlerin yaygın olarak kullanıldığı son 60 yılda doğadaki türlerin birçoğu yok oldu. Kalanlar da yok olma sürecinde. Artık gökyüzünde sürüler halinde uçan kuşları göremiyoruz. Uzun bir yolculukta arabalarımızın ön camına böcekler, sinekler, kelebekler çarpmıyor. Atmosfer biyosferin bir unsuru olmaktan çıkıyor.
Denizlerdeki canlılar da yok olmanın eşiğinde.
Türlerin yok oluşuyla ilgili kesin rakamlar vermek zor. Fakat pestisit, kimyasal gübre üreten şirketlerin, petrol ve silah şirketlerinin yıllık kazançları kolayca hesaplanabilir. Geçmişte bir ekonomik krizde bir slogan yaygınlaşmıştı. “Alın, verin, ekonomiye can verin.” Ne yazık ki kazanç uğruna yok edilen canlı türlerine can vermek mümkün değil. Mevcut gidişatta İnsan türünün de yok olma riski ortaya çıkacaktır.
İklim değişikliğinin doğanın hassas dengelerini nasıl bozduğunu gösteren bir örnek. İki yıl önce Grönland’da ilk bahar önceki yıllara iki hafta erken geldi. Nispeten korunaklı ortamlarda kış uykusunu sürdüren böcekler, örümcekler ve arılar erken uyandılar. Fakat açık alandaki bitkiler henüz hava ve toprak yeterince ısınmadığı henüz çiçek açmamıştı. Çiçek tozlarını taşıyıp çevreyi zenginleştirecek böcekler alana çıktıklarında gıdaya erişemedikleri için açlıktan öldüler. Bitkiler de gelişemedi…
Yeryüzünün doğal varlıkları şirket çıkarları için acımasızca yok ediliyor.
Jeolojik oluşumların bozulmasına ve canlı türlerinin yok edilmesine dünyadan ve Türkiye'den iki örnek;
Kanada ve ABD'nin batı kıyısına paralel 8500 kilometre uzunluğunda Appalchian dağ sırası var. Bu dağlarda başta kömür olmak üzere farklı elementlerin madenciliği yapılıyor. Coğrafi yapı gereği kuyu ve dehliz yöntemi değil dağ tepesi kaldırma (mountain top removal) yöntemi uygulanıyor. Halen 500’den fazla dağ tepesi kesilmiş durumda. Kesilen bölümün yüksekliği 300 metreyi bulabiliyor. Tepe kaldırma işlemi patlatma ve kazı yöntemleriyle yapılıyor. Bu işlem sırasında karbonmonoksit, metan, hidrojen sülfür, kükürtdioksit, azot oksitler gibi zehirli ve boğucu gazlar açığa çıkıyor. Ayrıca cıva kurşun, uranyum, arsenik, kadmiyum gibi toksik ağır metaller toz veya su yoluyla çevreye yayılarak insan sağlığı ve ekosistem için ciddi riskler oluşturuyor.
Ortaya çıkan kayaç ve toprak vadilere, nehir ve dere yataklarına dolduruluyor. Toksik elementler çok geniş bir coğrafyaya dağılıyor.
Molozla tıkanan birçok dere kurumuş durumda.
Bölge halklarıda maruz kaldıkları toksik maddeler nedeniyle başta akciğer kanseri olmak üzere çeşitli kanser türlerine, kalp damar hastalığı, akciğer hastalığı yaygın durumda.
Kaz Dağlarında Kanada'lı Alamos Gold şirketine altın çıkarmak üzere madencilik ruhsatı verildi.
Mitolojik anlatılara konu olmuş, yeryüzü cenneti olarak nitelenmiş Kaz dağlarında 800 den fazla bitki türü vardı. 32 bitki endemikti. Yani dünyada sadece o bölgede yetişiyordu. Kaz Dağları çevredeki iki milyon kişiye içme suyu ve araziler için sulama suyu sağlıyordu. Madencilik faaliyetleri ağaçların kesimi, yüzeyin her türlü bitkiden kazınmasıyla başladı. 400 binden fazla ağaç kesildi. Altın çıkarmak için bol miktarda siyanür kullanıldı. Siyanür kuyuları kazıldı. Siyanür topraktan sızıp çevreye yayıldı. Çanakkale'ye içme suyu sağlayan, Kaz dağlarının eteklerinde kurulmuş Atikhisar barajının suyu da siyanür ve patlatmalar, kazılarla açığa çıkan ağır radyoaktif maddelerden ve açığa çıkan ağır metallerden kaçınılmaz olarak etkilenmiştir.
Alamos Gold şirketi yüklü bir kazanç sağladıktan sonra haklarını yerli şirketlere satarak bölgeden çekildi.
Kaz Dağları yöresinin yüzde 79’u (yaklaşık 1 milyon 294 bin hektar) maden ruhsatlarıyla kapatılmış durumda.
Eski orman bakanlarından birine orman alanları tahrip olma pahasına neden maden şirketlerine veriliyor? diye sorulduğunda "Ne yapalım yani, yeraltı zenginliklerimizi çıkarmayalım mı?" diye cevaplamıştı. Yer üstündeki varlıkları hiçe sayar, çevrenin ne kadar zarar gördüğü gözardı edilirse doğru bir yaklaşım. Şirketlere verilen maden ruhsatlarında genellikle hazine payı oluşan toplam gelirin %4 ünü geçmiyor. Bu çok küçük gelir için geniş çaplı ve kalıcı doğa tahribatı mantıklı değildir. Kanadalı Alamos Gold şirketi Kaz Dağların çıkardığı altından 4,5 milyar dolar. Hazine’ye düşen pay 154 milyon dolar oldu.
Ekosid olguları birbirlerini tetikleyen zincirleme reaksiyonlara sebep oluyor. Küresel ısınmanın kaçınılmaz sonucu permafrost’un, yani donmuş haldeki toprakların çözülmesi olacak. Kuzey Kutbu çevresindeki bölgelerde, Sibirya’nın kuzeyi, İskandinavya’nın kutba yakın bölgeleri, Grönland, Kanada’nın Kuzey bölgeleri, Alaska ve Güney kutbunda geniş permafrost alanları var. Bu alanlarda binlerce yıldan beri donmuş halde bulunan bitkiler var. Donmuş topraklarda milyarlarca ton karbon hapsolmuş durumda. Bu miktar atmosferdeki karbonun iki katından fazla. Permafrostta Toprağın buzu çözülünce bu bitkiler çürüyecek ve atmosfere aşırı miktarda en etkili iki sera gazı, karbondioksit ve metan gazı salınacak.
Bunun sonucu küresel ısınmanın hızlanması ve şiddetlenmesi olacak.
Permafrost eriyince donmuş haldeki birçok bakteri ve virüs türü tekrar aktif hale gelince büyük salgınlar yaşanabilecek.
İran Savaşı insan kıyımı yanında bir çevre felaketine sebep oldu. Petrol tesislerinin bombalanması hava, su toprakları kirletti. Bu olumsuz etkiler yıllarca sürebilecektir.
Savaşın sadece ilk iki haftasında atmosfere salınan emisyonun (karbondioksit) miktarının, İzlanda’nın bir yıllık emisyonuna eşit olduğu hesaplandı.
İran Savaşı belli şirketlerin çıkarlarını güvenceye almak için çıkarıldı.
Kapitalizm gerçekten öldürüyor. Sadece insanları değil, bütün canlı türlerini.

https://ozguruniversite.org/tr/yazi/ekosid-gittikce-siddetlenen-cevre-katliami

Address

Katip Mustafa Çelebi Mah. Sıraselviler Caddesi No:18 Sim Apt Kat:4
Taksim

Opening Hours

Monday 12:00 - 21:00
Tuesday 12:00 - 21:00
Wednesday 12:00 - 21:00
Thursday 12:00 - 21:00
Friday 12:00 - 21:00
Saturday 12:00 - 21:00

Telephone

+902122927740

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Özgür Üniversite posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The University

Send a message to Özgür Üniversite:

Shortcuts

Share