10/13/2026
İtikadî Meseleler:
Tevhidin Üç Kısmı?!
Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Andolsun, Nûh’u kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.” (A‘râf, 59)
İmdi; kardeşlerden biri, ulûhiyet tevhidi ile rubûbiyet tevhidinin tanımını ve aralarındaki farkı sordu.
Derim ki, başarı Allah’tandır:
Tevhid, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ıstılahında –genel anlamda– Allah Teâlâ’yı, ulûhiyet, rubûbiyet, esmâ-i hüsnâ ve en yüce kemâl sıfatlarından O’na mahsus olan şeylerle birlemektir.
Buradan hareketle Şeyh İbn Teymiyye’ye göre tevhid üç kısımdır:
(1) Ulûhiyet tevhidi (ibadet tevhidi):
Müslüman kulun, İslam şeriatında ibadet diye adlandırılan her şeyi –namaz, oruç, zekât, hac, dua, korku, ümit, tevekkül, istiane ve benzerleri gibi– yalnızca Allah Teâlâ’ya tahsis etmesi demektir.
Ulûhiyet tevhidinin Kur’an-ı Kerim’deki delilleri pek çoktur. Ona işaret eden bütün âyetler şu çerçevededir: “Allah’a kulluk edin; sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur.” Veya: “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” Şirkten nehyetmek ise tevhidin ispatıdır.
(2) Rubûbiyet tevhidi:
Müslüman kulun, Allah Teâlâ’yı varlıktaki büyük fiillerinde –yaratma, rızık verme, diriltme, öldürme ve bu varlık üzerinde kayyûmiyet gibi– birlemesi demektir. Peygamberlerden ve diğer insanlardan hiç kimsenin, bu fani dünya hayatının kanunlarında ve olaylarında, yahut ebedî âhiret hayatında bir sâkini hareket ettirebilecek veya bir hareketliyi durdurabilecek tekvînî bir iradesi yoktur.
Rubûbiyet tevhidinin Kur’an-ı Kerim’deki delilleri çoktur:
· “De ki: Ben yalnızca Allah’a kulluk etmekle ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. O’na davet ediyorum ve dönüşüm de O’nadır.” (Ra‘d, 36)
· “De ki: Ben, dini yalnız O’na has kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum.” (Zümer, 11)
· “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin; umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (Bakara, 21)
· “Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Hac, 77)
(3) İsim ve sıfat tevhidi:
Müslüman kulun, Allah Teâlâ’nın kendi mukaddes zâtı için ispat ettiği esmâ-i hüsnâ ve yüce sıfatlara, yahut Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem) O’nun için ispat ettiği şeylere iman etmesidir.
“Resûlü’nün onun için ispat ettiği” dediğimizde, bu, Resûl’ün onu yakînen söylediği anlamına gelir; zan ile değil!
Örneğin: “O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah’tır. Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir’dir.” Ve yine: “Her şey helâk olacaktır, ancak O’nun vechi bâkîdir.” Ve: “Bilakis O’nun iki eli açıktır; dilediği gibi infak eder.”
Esmâ-i hüsnâyı ispat etmenin, dua ve ihtiyaç isteme sırasında O’na bu isimlerle yönelmenin delilleri çoktur:
· “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o isimlerle dua edin ve O’nun isimlerinde ilhad edenleri bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.” (A‘râf, 180)
· “De ki: Allah diye dua edin veya Rahmân diye dua edin; hangisiyle dua ederseniz edin, en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini yükseltme, onda sesini kısma; ikisi arasında bir yol tut.” (İsrâ, 110)
· “O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu tesbih eder. O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Haşr, 24)
İslam ümmetinden büyük bir taife, “haberî sıfatlar” diye adlandırdıkları (yüz, el, baldır, ayak, gülme, tebeşbüş, yürüme ve hervele) sıfatları ispat etmeye gider.
Bu ilâveleri ispat edenler: “Bunu Allah Teâlâ’nın celâline yaraşır şekilde ispat ederiz” derler ve “Allah Teâlâ için bu sıfatları keyfiyetsiz olarak ispat ederiz” derler!
Bu ilâveleri tevil etmekten veya hakikatte zâhirî mânâsı üzere ispat etmekten bağımsız olarak, bende şu soru kalır: (Yüz, el, baldır, ayak, gülme, tebeşbüş, yürüme ve hervele) gibi şeyleri ispat etmek nasıl tevhid olur? Halbuki bunlar, isimlendirmelerinde bütün insanoğlunun ortak olduğu parçalardır/uzuvlardır.
Halbuki tevhidin, Allah Teâlâ’nın bu sıfatlarda tek olması gerekir!
Allah Teâlâ yüce zâtı hakkında: “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” buyuruyor. Eğer biz nûru, hissolunurlardan mücerret, yüce bir hidayet edici olarak anlasak ve ona Allah Teâlâ’nın celâline yaraşan bütün nûr mânâlarını versek –ki O, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O, Semî’dir, Basîr’dir” buyuruyor– bu, insan hayalinin onu sınırlı insan sûreti (yüz, el, baldır, ayak...) şeklinde keyfiyetlendirmesinden daha evlâ değil midir?
Çünkü bilinmektedir ki yüz, bütün hakiki ve mecazî mânâlarıyla elden başkadır; el baldırdan başkadır; baldır ayaktan başkadır!
Sen ne kadar “keyfiyetsiz” desen veya “zâtına yaraşan bir yüz, zâtına yaraşan bir el” desen de, bu kelimelerin mânâları arasındaki başkalık ortadadır ve zihnî teşbih kaçınılmaz olarak vardır!
İşte yukarıdakilere üç temel bilgiyi eklersek, tevil –başka doğru yoktur– doğru olur; tabii tecridi anlamayan akılları mazur görerek!
Birinci bilgi:
“Vasafe, nasifu, sıfet, sıfât” (vasfetmek, vasfederiz, sıfat, sıfatlar) kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ’ya izafe edilerek bir kere bile geçmemiştir!
Ancak “yesifûn” (vasfederler) kelimesi, Allah Teâlâ’dan nefyedilerek Kur’an-ı Kerim’de altı defa geçmiştir:
1. “O, onların vasfettiklerinden münezzehtir ve yücedir. Gökleri ve yeri yoktan yaratandır.” (En‘âm, 100-101)
2. “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların vasfettiklerinden münezzehtir.” (Enbiyâ, 22)
3. “Allah hiçbir çocuk edinmemiştir; O’nunla birlikte başka bir ilah da yoktur. Öyle olsaydı, her ilah yarattığıyla gider ve birbirlerine üstün gelirlerdi. Allah, onların vasfettiklerinden münezzehtir.” (Mü’minûn, 91)
4. “De ki: Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, ben ilk kulluk edenlerden olurdum. Göklerin, yerin ve Arş’ın Rabbi, onların vasfettiklerinden münezzehtir.” (Zuhruf, 81-82)
5. “O’nunla cinler arasında bir nesep uydurdular. Andolsun cinler de onların hazır edileceklerini bilmişlerdir. Allah, onların vasfettiklerinden münezzehtir.” (Sâffât, 158-159)
6. “Senin Rabbin, izzet Rabbi, onların vasfettiklerinden münezzehtir. Selâm olsun gönderilen elçilere. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (Sâffât, 180-182)
İkinci bilgi:
Sıfatları ispat edenlerin tutunduğu Kur’an âyetlerini tevil etmek, Allah Teâlâ’yı tenzih bakımından onları zâhirî mânâsı üzere ispat etmekten daha beliğdir. İşte (el) örneği; Allah Teâlâ buyurdu:
1. “Yahudiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler. Söyledikleri yüzünden elleri bağlandı ve lânetlendiler! Bilakis O’nun iki eli açıktır; dilediği gibi infak eder.” (Mâide, 64)
Yahudiler, Allah’ın elinin demir kelepçeler ve bukağılarla kuşatılmış olduğunu mu istiyorlar? Yoksa O’nun onlara cimri olduğunu mu istiyorlar? Hâşâ, O yücedir, azizdir.
Allah Teâlâ onlara “Bilakis O’nun iki eli açıktır” diye cevap verdiğinde, bunların açık olduğunu ve onlarla kullarına rızık dağıttığını mı istiyor?
Bunu bu şekilde anlayan kimse, insanların cahillerinden ziyade ahmaklara daha yakındır!
2. “Sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozar. Kim Allah’a karşı verdiği ahde vefa ederse, O ona büyük bir ecir verecektir.” (Fetih, 10)
Allah’ın elinin onların elleri üzerinde olmasının, yahut elleri ortasında, altında veya yakınında bulunmasının; ahdi sağlamlaştırma ve Allah’ın ona gözetimi açısından âyetin murâdı üzerinde ne gibi bir etkisi vardır?
Üçüncü bilgi:
Bize gülme, tebeşbüş, iniş, çıkış, yürüme ve hervele kelimelerini taşıyan hadis rivayetleri; çoğu senedi zayıf, metni münker rivayetlerdir!
Bunlardan bazı muhaddislerin sahih saydıkları ise âhâd hadislerdir; çoğu garîbdir; muvahhidlerin inanacağı akidelerin kendileri üzerine bina edilmesine elverişli değildir!
Ömrüme yemin olsun ki, Allah Teâlâ’nın Arş üzerinde oturduğuna ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem) O’nunla birlikte sağında oturduğuna inanan kimse; düşüncesi sığ, aklı safdil, akledilebilir şeylerden büsbütün uzak ve Allah Teâlâ’yı tenzih etmenin en aşağı derecesinden yoksundur. O Allah ki: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O, Semî’dir, Basîr’dir” buyurmuştur.
En iyisini Allah Teâlâ bilir.
Her hâlükârda hamd Allah’a mahsustur.
Prof. Dr. Adab Mahmud el-Hamş